Dr. Osman Çakmak Yazdı: Sadelik Bir Üstünlüktür

🌾 SADELİK BİR ÜSTÜNLÜKTÜR
Bu başlığı kurarken tereddüt ettim; kulağa bir savunma gibi geliyor. Başlığı AZ GELİŞMİŞLİK ÜSTÜNLÜKTÜR diye de atabilirdim. Az gelişmişliği övmek, geri kalmışlığı meşrulaştırmaya benzer diye çekindim.

Ama sormak istediğim şey o değil.
Sorum şu: Neye göre az gelişmiş?
Çünkü bir ölçü belirlerseniz, o ölçüye göre herkesi sıraya dizersiniz. Ve ölçüyü kim koyuyorsa, sıralamada da hep o üstte çıkar.
Bir cetvel, uzunluk ölçer. Ağırlığı ölçemez. Cetvelle tartmaya kalkarsanız, ağır olan hep hafif çıkar.

📏 CETVEL KİMİN?
Bugünkü gelişmişlik cetveli neyi ölçüyor?
Kişi başına düşen milli geliri, otomobil sayısını, tüketim hacmini, şehirleşme oranını.
Peki neyi ölçmüyor?
Bir insanın kaç komşusunu tanıdığını. Bir çocuğun kaç saat açık havada oynadığını. Bir yaşlının hangi sıklıkla ziyaret edildiğini. Bir sofraya kaç kişinin davetsiz oturabildiğini. Bir hastanın kaç kişi tarafından yoklandığını.
Bunların hiçbiri cetvelde yok.
Ve olmadıkları için, kaybedilirken kimse bunu bir kayıp saymadı.
Şimdi sorum daha net: Bir toplum, ölçülen şeyde ilerlerken ölçülmeyen şeyde geriliyorsa, buna gelişme mi denir?

🐄 BİR İNEK MESELESİ
Lütfi Bergen’in bir tespiti var, ilk okuyuşta insanı gülümsetiyor ama üzerinde durunca gülümseme geçiyor.
Diyor ki: İnek, insanlık için yeterli bir buluştur.
Sebebini de sayıyor. Sütünü verir. Derisini verir. Tezeğiyle toprağı gübreler, o tezekle ısınılır. Gücüyle toprağı sürer. Sonunda etini verir.
Ve bütün bunları yaparken, kendisini de çoğaltır.
Şimdi bir otomobili düşünelim. Ne verir? Ulaşım verir. Karşılığında ne ister? Yakıt, yol, otopark, bakım, sigorta, ve bir ömrün sonunda hurdalık.
İnek kendini yeniler; otomobil eskir.
Bunu bir teknoloji düşmanlığı olarak yazmıyorum — otomobil de bir nimettir ve bir yere kadar gerekli. Fakat şu ayrımı görmek lazım: Biri kendi kendini sürdüren bir sistemin parçası; öteki sürekli dışarıdan beslenen bir cihaz.
Ve bir medeniyetin en büyük merhalesi tarımdı. İnsanın toprağa yerleşmesi, ekmesi, biçmesi, saklaması.
Modern uygarlık bu merhaleden ilerlemedi. Saptı.

🏘️ ŞEHRİN ON HAKKI
Peki ne isteyeceğiz? Bir tespit yeter mi?
Yetmez. Ve bu meselede en çok kıymet verdiğim şey, Bergen’in bir “haklar listesi” kurmuş olması. Çünkü bir şikâyeti bir talebe çeviren şey, listedir.
Sıralayayım — bir kısmı onun, bir kısmı üzerine düşünürken bana eklenen:
Ev hakkı. Her hanenin bir meskeni olması, kiralık bir hücre değil.
Pazara mal sürebilme hakkı. Yani her hanenin bir şey üretip satabilmesi. Sadece maaş alan değil, üreten bir hane.
Yürüyüş mesafesinde hizmet hakkı. Fırın, mescit, çeşme, mektep — yürünecek yerde olsun.
Manzara hakkı. Komşunun güneşini ve ufkunu kesmemek. Bu bugün garip bir tabir gibi duruyor; oysa bizim fıkıh geleneğimizde komşunun ışığını ve havasını engellemek üzerine ciddi bir tartışma birikimi var.
Binek hakkı. İnsanın bir yerden bir yere gidebilmesi, borçlanmadan.
Meslek edinme hakkı. Ve şu incelik: Okumama hakkı vardır, ama mesleksizlik yoktur.
Bu son madde üzerinde uzun durdum. Çünkü bugünün düzeni tam tersini kuruyor: Okumak neredeyse mecburî, meslek ise tesadüfî.

🔨 TIMARDAN AHİLİĞE
Bu haklar bir hayal değil; bir zamanlar işleyen düzenlerin adı vardı.
Tımar, toprağı işleyene bırakan bir sistemdi. Toprak devletindi, ama işleyenin elinden alınmazdı. Yani ne büyük toprak sahipliği ne de topraksızlık.
Ahilik, üretimi ahlâkla birlikte öğreten bir teşkilattı. Usta çırağa yalnız mesleği değil, ölçüyü de verirdi. “El vermek” hem beceriyi hem edebi tasdik etmekti.
Vakıf, kârı hesaba katmadan kurulan bir müessese biçimiydi. Bir çeşme, bir kervansaray, bir aşevi. Getirisi sorulmazdı.
Bunlar romantik hatıralar değil. Yüzyıllarca işlemiş, bir iktisadî düzen kurmuş yapılar.
Ve bugün hiçbiri yürürlükte değil.
Fakat mantıkları hâlâ ayakta: Küçük üretim. Yerel pazar. Kâr dışı müessese. Mesleğin ahlâkla birlikte öğretilmesi.
Bunlar güncellenebilir mi? Bilmiyorum. Ama denenmeden bilinemez.

🌍 BAŞKALARI NE YAPIYOR?
Bir de şunu görmek lazım: Bu mesele sadece bize mahsus değil ve her yerde aynı cevap verilmiyor.
Almanya’da, nüfusu bir milyonu aşan şehir sayısı dörtte tutuluyor. Büyük şehirlerin oluşmasının önüne bilerek geçiliyor.
Konut politikasında ev sahibi olmayı kolaylaştıran teşvikler var; şehir merkezinde yığılmayı azaltmak için mesafeye göre destek veriliyor. Ulaşım ağının demiryolu ve metro üzerine kurulması, özel araç kullanımını belirgin biçimde geriletiyor.
Anayasasında, herkesin sağlıklı bir konutta yaşama hakkı bir madde olarak duruyor.
Yani kentleşme kaderin cilvesi değil; bir politika.
Ve politika, değiştirilebilen şeyin adıdır.

🏛️ KONUT BİR HAK MI, BİR YATIRIM MI?
Bizde tartışılması gereken asıl mesele bence bu.
Bir ülkede konut, bir yatırım aracı olarak görülüyorsa, fiyatının yükselmesi iyi haber sayılır. Yükseldikçe malikler zenginleşir.
Aynı konut bir barınma hakkı olarak görülüyorsa, fiyatının yükselmesi kötü haberdir. Çünkü yükseldikçe bir kısım insan barınamaz hâle gelir.
İkisi aynı anda savunulamaz. Ve bir toplum hangisini seçtiyse, şehrini ona göre kurar.
Anayasada “konut dokunulmazlığı” var — yani mevcut evinize izinsiz girilemiyor. Fakat barınma ve ev sahibi olma ayrı bir hak olarak tanımlanmış değil.
Bu ayrım küçük görünüyor ama bütün düzeni belirliyor.

🌱 SADELİK BİR GERİLİK DEĞİL
Baştaki soruya döneyim.
Az eşyayla, yerinde üretilenle, borçlanmadan, komşusunu tanıyarak yaşamak — bu bir geri kalmışlık mı?
Bir ölçüye göre öyle. Cetvel bunu düşük ölçüyor.
Fakat başka bir ölçüye göre bu, bir istiğna hâli. Yani muhtaç olmamak.
Ve muhtaç olmamak, insanın sahip olabileceği en nadir şeylerden biri. Kimseye el açmayan, her yeni çıkanı almak zorunda hissetmeyen, komşusunun aldığına bakıp huzursuz olmayan bir insan — o insan gerçekten serbesttir.
Kanaat, bu yüzden bir yoksunluk değil. Bir hürriyet.
Bir gün toprağa basmak için şehir dışına çıkmak zorunda kalırsak, o gün bir şeyi kaybettiğimizi anlamış olacağız.
Fakat bir şeyin kaybedildiğini anlamak, onu geri istemenin ilk şartı.
Ve şehir, bir defada kurulmuş bir yer değil. Her nesil onu yeniden kuruyor — ya da yeniden kaybediyor.
@takipçi
Kaynak: Osman Çakmak

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.