Hikaye/Zarife Yurt Akbaş Yazdı: Sabretmek mi Zordur Şükretmek mi?
Sabretmek mi Zordur Şükretmek mi?
“Bin otuz sekiz, bin otuz dokuz, bin kırk…”
Hikmet Efendi, başını arkaya kaykıltmaktan boynu tutulmuş bir hâlde, salonun ortasındaki merdivenin tepesinden bağırdı. Elindeki fenerin ışığı, devasa kristal avizenin tek bir taşına odaklanmıştı.
“Bırak o taşı elinden Hikmet!” dedi Mukaddes Hanım, merdivenin dibinde elinde not defteri ve tükenmez kalemle nöbet tutarken. “O taş sol kanadın taşı, sen sağdan sayıyordun. Üç taş fazla yürütüp beni kandıracağını sanıyorsan avucunu yalarsın!”
“Ulan kadın, kristal parçası ulan bu!” diye köpürdü Hikmet Efendi. “Milyarlık şirketi ikiye böldük, Alman arabalarını paylaştık, koca villayı sattık, sen takıldın iki bin parçalı avizenin tek tek taşlarına! Hâkim ‘avize eşit bölünsün’ dedi diye kristal madencisine çevirdin beni!”
“Bölünecek tabii!” dedi Mukaddes Hanım, parmağındaki kazara göz çıkarabilecek büyüklükteki pırlantayı hırsla düzelterek. “O avize alınırken ‘Bizim evimiz aydınlansın’ diye alınmadı. Sen sosyeteye hava atacaksın diye alındı. Tek bir kristalini bile sana yar etmem!
İşte o meşhur, muazzam zenginlik evresinin ve boşanma davasının en trajikomik jeneriği bu merdivenin tepesinde, avize taşlarının hesabıyla yazılıyordu.
Her şey, o ceviz kaplama ithal masanın üzerinde başlamıştı aslında. Hikmet Efendi elini masaya öyle bir vurmuştu ki, üzerindeki kristal kül tablası tir tir titremişti. “Bu evi, bu şirketi, bu serveti tek başıma ben kurdum!
Benim akıl, benim alın teri, benim strateji!” diye bağırdığında, karşı koltukta oturan otuz senelik eşi Mukaddes Hanım artık o iki odalı Gecekondu Günleri’ndeki Mukaddes değildi. Üstünde Fransız dantelinden bir bluz vardı ama yüzündeki ifade hâlâ o eski, tüp gaz kokulu mutfaktan kalmaydı.
”Sen kurdun öyle mi Hikmet?” demişti Mukaddes Hanım, her kelimesini kuyumcu terazisinde tartarak. ” O ilk dükkânı açarken anasının çeyizlik altınlarını bozduran kimdi? Sen haciz memurlarından kaçıp tavan arasına saklanırken, aşağıda ‘Hikmet Bey evde yok, vallahi köye gitti’ diye polise yalan söyleyen kimdi?”
Hikmet Efendi ise ceketinin yakasını düzeltip kestirip atmıştı: “O zaman amelelik devriydi. Ameleliği herkes yapar. Ama bu imparatorluğu kurmak vizyon ister! Ben vizyoner bir adamım.”
Bizim Hikmet ile Mukaddes, evliliklerinin ilk yirmi yılını yokluğun getirdiği bir nevi ‘Zorunlu Mütareke’ hâlinde geçirmişlerdi. Bir tencere makarnayı üç gün boyunca değişik soslarla yemeyi bilirlerdi. Hikmet’in pantolonu aşınınca Mukaddes yamalar, Mukaddes’in ayakkabısı su alınca Hikmet içine gazete kâğıdı sıkıştırırdı. Çünkü ikisinin de düşmanı ortaktı: Ev sahibi, bakkal ve ay sonu.
Derken, plastik mandal imalatından başlayan serüven ambalaja, oradan inşaata sıçradı. Para, Hikmet’in hesabına patlayan baraj kapağı gibi akmaya başladı. Para geldikçe yokluk gitti. Yokluk gidince ortak düşman öldü. Ortak düşman ölünce de Hikmet ile Mukaddes, ordularını birbirine çevirdi.
Devasa bir villa aldılar. Garaja iki tane sıfır km Alman arabası çekildi. Salon öyle büyüktü ki, Hikmet bir ucundan “Mukaddes çay getir” diye bağırsa, ses karşı duvara çarpıp “Getir… getir… getir…” diye eko yapıyor, çay gelene kadar soğuyordu.
Sonunda kavgalar büyüdü, “Sende hâlâ gecekondu kafası var” nidaları havada uçuştu ve soluğu Avukat Rıza Bey’in yanında aldılar. Dava altı ay sürdü. Yokluk günlerinde birbirlerinin yüzüne bakıp “Sağlığın olsun” diyen karı koca, mahkemede üç kuruşluk ambalaj atığının hesabını yaptı.
Hâkim nihayet kalemi kırdı. Şirket ikiye bölündü, villa satıldı, arabalar paylaşıldı. Hatta salondaki o iki bin parçalı kristal avize bile işte böyle sayıyla biner parça olarak bölüşülmeye mahkûm edildi.
Hikmet Efendi merdivenden son kristal taşı da söküp bir bez torbanın içine attı. Son taşı tam bininci sıraya koyup Mukaddes’in önüne fırlattı.
“Al!” dedi nefes nefese. “Bin taş senin, bin taş benim! Rahatladın mı?”
Mukaddes Hanım torbayı aldı, tartarmış gibi elinde salladı. “Rahatladım Hikmet. Şimdi gidebilirsin vizyonunla beraber.”
Mahkeme çıkışında Hikmet Efendi, cebinde yeni çek koçanıyla sağa yürüdü; Mukaddes Hanım, kolunda timsah derisi çantasıyla sola. İkisi de çok zengindi artık. İkisinin de bankada sayısını unutacağı kadar parası, yalnızlıktan duvarlarıyla konuşacağı kocaman, buz gibi evleri vardı.
Fırtınada aynı şemsiyenin altına sığınanlar, güneş açınca şemsiyeyi kimin taşıyacağı kavgasında birbirlerinin gözünü çıkarmışlardı. Sabrı fakirlikten sanmışlardı meğer; zenginliğin sabrının “şükür” ve “paylaşmak” olduğunu, onu da hiçbir okulda öğrenemediklerini çok geç anladılar.
- Hikaye/Zarife Yurt Akbaş Yazdı: Sabretmek mi ZordurŞükretmek mi? - Eylül 21, 2026
- Kur’an’ı Kerim’den Dersler Oğulcan Doğan Yazdı:Vahiy; Kuytu Köşelerde, Loş Odalarda ya da Trans Hallerinde Fısıldanan Ezoterik Bir Kuruntu Değildir - Eylül 21, 2026
- Fahri Kopar Yazdı: Yıllarca Ülkücü Ağabeyimiz Olarak Gördüğümüz Enver Altaylı’nın Gerçek Kimliğini Tam 40 Yıl Sonra Anlayabildik! - Eylül 21, 2026

