Cem Murat Yazdı: Dijital Salgının 4 Evresi

Dijital Salgının 4 Evresi
2010 yılında, New York Times muhabiri Nick Bilton, Apple’ın kurucusu Steve Jobs’a oldukça basit bir soru yöneltmişti: “Çocuklarımız iPad’e bayılıyordur, değil mi?” O sıralarda avucunun içinde tuttuğu cihazı “teknoloji harikası” ve “herkes için devrim” olarak pazarlayan adamın yanıtı ise sarsıcıydı: “Onlar iPad kullanmadı. Evde çocuklarımızın kullandığı teknolojiyi sınırlandırıyoruz.”

Bu sözler masum bir kişisel tercih değil, bilakis açık bir itiraftı. Ürünü icat eden ve kitlelere sunan zihin, kendi evladını o yapıdan sakınmaktaydı. Nitekim bu yaklaşım münferit de değildir: Bill Gates çocuklarına 14 yaşına kadar cep telefonu vermemiş; Sundar Pichai 12 yaşındaki oğlunu akıllı telefondan uzak tutmuş; Evan Spiegel, Peter Thiel ve Shou Zi Chew gibi isimler de kendi çocuklarının ekran sürelerini katı kurallarla sınırlandırmış ya da bu platformları kullanmalarına izin vermemiştir.

Ortalama bir ergen, ders ve okul haricinde günde yaklaşık 9 saatini ekranda geçirmektedir. Bu durum, insanın kendisini bir içeriğe, dijital bir mamule ve gösteriye dönüştürdüğü küresel bir salgındır. Ekrandan bulaşan bu yapının ilk kurbanları ise savunmasız çocuklar, dışlanan gençler ve yalnız yaşlılardır. Şimdi bu salgının 4 evresini biraz irdeleyelim.

1. Evre: Gösteri Toplumu ve Dikkat Ekonomisi

Salgının mantığı temelde basittir: Dikkat kıt bir kaynaktır ve kıt olan her şey kendi piyasasını yaratır. Bu piyasanın adı “dikkat ekonomisi”dir. Müşterisi reklam verenler, emtiası ise insan gözünün ekranda kaldığı saniyelerdir.

Temel Kural: Dikkati en çok kim çekerse, en çok o kazanır.

Sıradan içerik dikkat çekmediği için, her defasında bir öncekinden daha aşırı, daha şoke edici ve daha çıplak olma zorunluluğu doğar. Bu sistemde Guy Debord’un 1967’de kaleme aldığı Gösteri Toplumu teorisi yeniden tezahür eder: Modern toplumda artık yaşam doğrudan tecrübe edilmemekte, temsil edilmektedir. Birey, olduğu şeyle değil, gösterdiği şeyle varlık kazanır. Geçmişte televizyon veya reklam vitrinleriyle sınırlı olan gösteri, günümüzde bireyin hem yapımcısı hem oyuncusu hem de seyircisi olduğu bir mekanizmaya dönüşmüştür.

Eski Yunan mitolojisindeki Narcissus’un trajedisi, suda kendi yansımasına âşık olup hayattan kopmasıydı; onu öldüren şey su birikintisi değil, yansımasından başını kaldıramamasıydı. “Narsisizm” kelimesi buradan gelir. Ama efsanenin asıl inceliği çoğu zaman kaçırılır: Narcissus’un trajedisi kendini sevmesi değildi; yansımayı gerçek sanıp hayattan kopmasıydı.

Günümüzde ise insanlar kendi yansımalarından başlarını kaldıramamaktadır. Tek oturuşta on bin kalorilik yemek yiyenler, bedenindeki kusurları sergileyenler, bilimsel geçerliliği olmayan sahte sağlık tüyoları verenler veya tehlikeli şakaları sermayeye dönüştürenler ve ahlaki sınırları aşmakta bir beis görmeyenler bu mekanizmanın doğal sonucudur. Algoritma, kullanıcının tepkisini (öfke, tiksinti, heyecan ya da beğeni) ayırt etmez; sadece ekranda kalma süresine bakar. İzlemek ya da tepki vererek tıklamak aynı veriyi ürettiği için, fark eden bir şey yoktur, reyting reytingdir.

Bu akışın arkasındaki psikolojik düzenek, B. F. Skinner’ın 1950’lerde güvercinlerle yaptığı deneylere dayanır. Düzenekteki kola her basıldığında sabit yem verilmesi durumunda canlı sadece ihtiyacı kadar basarken; yemin ne zaman geleceğinin belirsiz bırakıldığı “değişken oranlı ödül” modelinde canlı kolu takıntılı bir şekilde sürekli itmektedir. Sosyal medya akışını aşağı kaydırma (refresh) hareketi de kumar makinelerindeki slot kolunu çekmekle birebir aynı prensiple çalışır. Ne zaman ne geleceğinin belirsizliği, bireyi sürekli ekranda tutan bağımlılığı doğurur.

Oysa İslam Medeniyetinin asırlar önce ortaya koyduğu ilkeler, bu tablonun panzehri niteliğindedir: İnsanın kendisine ve Yaratıcısına karşı duyduğu iç edep olan Hayâ, mahremiyeti içeriğe dönüştüren sisteme karşı bir kalkandır. Kur’an-ı Kerim’deki “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme…” (İsrâ, 36) emriyle şekillenen İlim ve Doğruluk, bilgi kirliliğine karşı zihinsel bir ölçüdür. Tüketimin şova dönüştüğü bir ortamda ise “Yiyin, için fakat israf etmeyin…” (A’râf, 31) prensibinde ifadesini bulan İtidal, sadece bir sağlık öğüdü değil, bütüncül bir medeniyet tavrıdır.

2. Evre: Bedenin İptali ve Güzellik Sopası

Salgının ikinci aşaması bedenin meta hâline getirilmesidir. Bir çocuğun telefon kamerasını açarak filtreler vasıtasıyla yüzünü pürüzsüzleştirmesi, dudağını dolgunlaştırması ve ardından aynadaki gerçek yüzüyle karşılaşması, yeni çağın psikolojik rahatsızlığını doğurmuştur. Literatüre “Snapchat Dismorfisi” olarak geçen bu durum, bireylerin gerçek dışı yazılımların ürettiği sentetik yüzlere benzeme arzusudur. Filtreler, gerçeklik ile illüzyon arasındaki sınırı muğlaklaştırarak bireye kendi doğal yüzünü bir “kusur” gibi algılatmaktadır.

Amerikan Plastik Cerrahi Akademisi verilerine göre yüz işlemlerinin %82’sini botoks ve dolgu gibi sürekli yenilenmesi gereken müdahaleler oluşturmaktadır. ABD’de 13-19 yaş arası ergenlere yılda yaklaşık 230 bini cerrahi, 140 bini ise cerrahi dışı olmak üzere 370 bin estetik işlem uygulanmaktadır.

Güzellik endüstrisi, tıpkı dijital platformlar gibi iş modelini “müşteri kazanımı”ndan “abonelik sistemine” kaydırmıştır. Obezite ve diyabet tedavisi için geliştirilen ilaçların kullanımı bu durumun somut örneğidir. Novo Nordisk’in obezite ilacı satışları 2021-2023 arasında 1,3 milyar dolardan 12,4 milyar dolara yükselirken, ABD’de bu ilaçları kullanan sayısı 2023’te 5 milyondan 2025’te 10 milyona ulaşmış, 2030’da ise 25 milyona çıkacağı öngörülmektedir. J.P. Morgan verilerine göre pazar hacmi 2030’da 200 milyar dolara koşmaktadır.

Pazardaki asıl patlama, tıbbi gereksinimden ziyade “Instagram bedenine” ulaşmak isteyen etik dışı kullanımlardan kaynaklanmaktadır. Aylık 200 ile 1.350 dolar arasında değişen maliyete sahip bu ilaçlar bırakıldığı an kilolar geri alınmaktadır. Birey artık kendi bedeninin ömür boyu kiralık bir kullanıcısına dönüştürülmüştür.

Frances Haugen’ın 2021’de Facebook’tan sızdırdığı iç belgeler, şirketlerin bu yıkımdan haberdar olduğunu kanıtlamıştır. Belgeler, Instagram’ın her üç ergen kızdan birinde beden algısı sorunlarını kötüleştirdiğini, kullanıcıların %13,5’inde intihar düşüncelerini, %17’sinde ise yeme bozukluklarını tetiklediğini gösterse de bu veriler uzun süre kamuoyundan saklanmıştır.

3. Evre: Ruh ve Bedenin Faturası

Görsel ve dijital şovun bedeli en ağır şekilde gençler tarafından ödenmektedir. Araştırma verileri tablonun vahametini ortaya koymaktadır: Ergenlerin %86’sı telefonlarıyla birlikte uyumakta ve yatakta telefon kullananların uyku kalitesi iki kat düşmektedir.

Ortalama bir insan ise gün içinde telefonunu 96 ila 344 kez kontrol etmektedir. Sürekli kıyaslama; anksiyete, depresyon ve özsaygı kaybını beraberinde getirmekte, insanlar başkalarının kurgulanmış anlarıyla kendi hayatlarını kıyaslayarak meşum bir yetersizlik hissine sürüklenmektedir.

4. Evre: Halüsinasyon Çağı

Tüm süreçlerin ulaştığı nihai aşama “Halüsinasyon Çağı”dır.

Pew Araştırma Merkezi’nin Aralık 2025 verilerine göre ABD’li gençlerin yaklaşık üçte biri her gün bir yapay zekâ sohbet robotu kullanmaktadır. Bu durum sadece gençleri kapsamamakta; evinde yalnızlaşan yaşlı insanları da içerisine almaktadır.

Şubat 2024’te Florida’da 14 yaşındaki Sewell Setzer’in Character.AI uygulamasındaki bir yapay zekâ sohbet botuyla duygusal bağ kurup ardından hayatına son vermesi, bu çağın somut ve trajik bir örneğidir. Annesi Megan Garcia, yapay zekâ şirketine “haksız ölüm” davası açmış; Ocak 2026’da Google ve Character.AI davanın emsal teşkil etmemesi adına uzlaşmaya giderek 18 yaş altına açık uçlu sohbet kısıtlamaları getirmek zorunda kalmıştır.

Sistemin kurduğu düzene uymayan gençler, algoritmik yarışmanın dışında kaldıklarında izolasyona sürüklenmekte; Discord veya Telegram gibi kapalı mecralarda öfkelerini büyülterek yıkıcı eylemlere veya suç odaklarına yönelebilmektedir. Sistemin bozucu ve yönlendirici etkisi ortadadır. Fakat sistemi suçlamak bireyi ahlaki ve zihni sorumluluktan muaf kılmamaktadır.

İnsan, biyolojik dürtülere veya algoritmik yönlendirmelere körü körüne uymak zorunda olan bir varlık değildir. Akıl ve irade sahibidir. Kur’an-ı Kerim’de defalarca tekrarlanan “Akletmez misiniz?” ve “Düşünmez misiniz?” ikazları, bireyin kendi zihinsel özerkliğini koruma yükümlülüğüne işaret eder.
Kaynak: Cem Murat

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.