Salih Bıyıklıoğulları Yazdı: Dijital Çağda Çocukların, Kalpleri Susamış Bir Neslin Sevgi Açlığı ve Manevi İmarı

Dijital Çağda Çocukların, Kalpleri Susamış Bir Neslin Sevgi Açlığı ve Manevî İmarı

Bugünün dünyasında çocuklarımız ve gençlerimiz; modern konforun, lüks yurtların, akıllı okulların ve son model cihazların ortasında, tarihin en derin “sevgi ve şefkat kışını” yaşıyor.

Maddî imkânların bolluğuna tezat, ruhları besleyen manevî kaynakların, genelde, kuruduğu bir çağdayız. Sormak mecburiyetindeyiz ki karnı tok, üstü pek ama ruhu aç bir nesille hangi geleceği inşa edebiliriz?

Bir çocuğun gözlerindeki ışığın söndüğünü hiç fark ettiniz mi? O ışık, sadece oyuncağı kırıldığında ya da arkadaşı onu üzdüğünde değil, asıl olarak “görülmediğinde”, “duyulmadığında”, “değer verilmediğinde”, “takdir edilmediğinde”, “sevildiğini hissetmediğinde” kaybolur.

Bugün sokaklarda, okullarda, devlet yurtlarında, hatta evlerimizde dolaşan binlerce çocuk ve gencin gözlerinde o ışığın solduğunu görüyoruz. Onlar yeni telefonlara, tabletlere, marka kıyafetlere belki sahipler ama içleri bambaşka bir açlıkla kıvranıyor: Sevgi ve değer açlığı. Şefkat hasreti. Merhamete susamışlık.

Biz büyükler, bu sessiz çığlığı neden duyamıyoruz ve göremiyoruz? Neden bir çocuğun “başarısına” odaklanırken, “mutluluğuna ve huzuruna” bu kadar uzağız?

Evde anne babasının bakışından, okulda öğretmeninin tebessümünden, yurtta belletmenin sevgi ve şefkatinden mahrum büyüyen bir çocuğun kalbindeki üşümeyi hangi merkezî ısıtma sistemi giderebilir?

Kelimelerin ve nesnelerin dünyasına boğulduğumuz bu fetret devrinde, en acımasız kıtlık “sevgi, şefkat ve merhamet kıtlığıdır”. Eğer bugün çocukların sevgi açlığını fark edip onların zihinlerini ve kalplerini maneviyatla besleyemezsek; yarın binalarımız ayakta kalacak, fakat o binaların içinde yaşayacak insanî bir ruh bulamayacağız.

Yaşadığımız bu duygusal kuraklığı ve şuur kaybını sadece psikolojik bir ajitasyonla değil; tarihî, İslâmî, sosyolojik ve kurumsal dinamikleri içeren çok boyutlu bir analitik haritayla masaya yatırmak zorundayız.

Bizim medeniyetimizin kurucu aklı, şefkati şahsî bir lütuf değil, ailevî, kurumsal ve siyasî bir mesuliyet olarak görmüştür. Osmanlı’nın en zor döneminde, savaş yetimlerini sokaktan kurtarıp hem sanatsal hem de ruhî olarak imar etmek için kurduğu Darü’l-Eytamlar (Yetimler Yurdu) ve cepheye giden askerlerin çocuklarını koruyan vakıf sistemleri, şefkatin kurumsallaşmış âbideleri oluştur.

Siyasî iktidarın bekası, yetiştirdiği neslin kalitesine ve maneviyatına bağlıdır. Kadim siyasetnamelerimizde devlet, tebaasına karşı bir “baba” ve “anne” şefkatiyle mükellef kılınmıştır.

Günümüzde ise modern devlet ve kurumsal yapılar, çocukları ve gençleri sadece istatistikî birer veri, sınav kağıtlarındaki birer barkod veya bütçe kalemindeki birer yük olarak görme yanılgısına düşmüştür.

Yurtların fizikî kalitesi artarken kurumsal soğukluğun yayılması, medeniyetimizin bu tarihî şefkat ve merhamet mirasının modern bürokrasi içinde eritildiğinin isbatıdır.

Geleneksel toplumumuzda çocuk, sadece ailesinin değil, tüm mahallenin, sokağın, komşuların ortak mesuliyetiydi. Bir çocuk ağladığında yan komşu koşar, okulda üzüldüğünde öğretmeni elini omzuna koyardı. Bugün ise kurumsallaşma artarken insanî sıcaklık gerilemektedir.

İslâm inancında Yüce Allah’ın en çok zikredilen iki sıfatı “Rahman” ve “Rahim”dir. Her ikisi de rahmet, merhamet ve şefkat kökünden gelir. Tasavvuf geleneğinde “rahmânî” olmak, yani Rahman’ın sıfatlarıyla ahlâklanmak, şefkati bir hayat biçimi haline getirmektir. Çocuklara sevgi göstermek, onları bağrına basmak, hatalarını çözüm odaklı hoş görmek, işte bu rahmanî ahlâkın tam kalbidir.

İslâm eğitim paradigmasının temeli nebevî bir ikaz üzerine kuruludur: “Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.”

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), secdedeyken sırtına çıkan torunları Hasan ve Hüseyin üzülmesin ya da kalpleri kırılmasın diye secdesini uzatan, onları omuzlarında taşıyan, sokakta çocuklarla selâmlaşan ve namaz kılarken ağlayan bir bebek sesi duyduğunda annesi telaşlanmasın diye kıraati kısaltan bir şefkat abidesiydi. Bu bakış açısı, bir çocuğa sarılmayı sadece bir “davranış” değil, bir “ibadet” olarak okur.

Ancak günümüz Müslüman toplumlarında din eğitimi ve maneviyat, kalbî bir duyuştan ziyade kuru bir kurallar bütününe ve şekilciliğe indirgenmiştir. Kalbine dokunulmadan zihnine kural dayatılan gençlik, inandığı değerlerden hızla uzaklaşmaktadır.

İslâm dünyasındaki “sevgi açlığı”, maneviyatın özü olan “Vedûd” (bizi karşılıksız seven ve sevilmeye layık olan Allah (c.c.)) isminin çocukların dünyasında hakkıyla tecelli ettirilememesinden kaynaklanmaktadır. Kalbe ulaşmayan bilgi, karaktere dönüşmez.

Modern psikoloji, özellikle bağlanma teorisi, bir çocuğun ilk yıllarında kurduğu güvenli bağın, tüm hayatını şekillendirdiğini isbatlamıştır.

Sevgi, şefkat ve merhametle büyüyen çocuklar; özgüvenli, empati yeteneği yüksek, duygularını sağlıklı ifade eden ferdler olurken, sevgi açlığıyla büyüyen çocuklar, kaygılı, öfkeli, içe kapanık veya saldırgan olabilmektedir.

Kendini sevilen hisseden çocuklar daha özgüvenli, daha başarılı ve daha sağlıklı ferdler hâline gelirken; sevgisizlik ve ilgisizlik duygusu birçok psikolojik ve sosyal problemin temelini oluşturmaktadır.

Küresel verilere göre, çocukluk döneminde duygusal ihmal yaşayan kişilerde yetişkinlikte klinik depresyon görülme ihtimali %70 daha yüksektir. Benzer şekilde, ülkemizde yapılan gençlik araştırmaları da çarpıcı bir tabloyu önümüze koymaktadır: 15-18 yaş arası gençlerin yaklaşık %43’ü “ailesi tarafından yeterince sevilmediğini” hissetmektedir.

Sosyolojik açıdan bakıldığında toplum, kişilerin sadece mekanik olarak bir arada bulunduğu bir kalabalık değil, pozitif duyguların paylaşıldığı organik bir bütündür.

Şehirleşmenin getirdiği gettolaşma, akrabalık bağlarının kopması ve mahalle kültürünün yok olması, çocukları sığınacakları doğal şefkat limanlarından mahrum bırakmıştır.

Fabrikasyon bir eğitim ve barınma düzeninde, pozitif duyguyla beslenemeyen zihinler, topluma ve kendi kültürlerine karşı derin bir yabancılaşma yaşamaktadır. Sokakta akran zorbalığı, dijital mecralarda narsisizm ve hırçınlık olarak patlak veren sosyolojik krizlerin kökeninde, çocukluk evresinde bastırılmış ve giderilmemiş sevgi açlığı yatmaktadır.

Çocuklarımızın gözlerindeki ışığın sönmesinin, aileden okula, okuldan yurda kadar uzanan mekânlarda şefkat farkındalığının azalmasının arkasında yapısal, ekonomik, dinî ve kültürel ihmaller zinciri yer almaktadır.

Sevgi erozyonunun kök sebepleri şunlardır:

Küresel kapitalist sistem, kişileri sürekli tüketmeye, anlık hazlara yönlendiriyor. Sevgi, sabır, fedakârlık gibi “zahmetli” duyguların yerini alışveriş, tatil ve dijital oyunlar alıyor. Ebeveynler, çocuklarına ayıracakları zamanı “maliyet” olarak görmeye başlıyor. “Ona istediği oyuncağı ya da telefonu aldım, işte bu sevgi” yanılgısı yaygınlaşıyor. Oysa bir çocuğun ihtiyacı, en pahalı cihazdan önce, annesinin dizinde bir hikâye bir kıssa dinlemek, babasıyla göz göze sohbet etmektir.

Akıllı telefonlar, tabletler ve sosyal medya algoritmaları, aile içi iletişimi bıçak gibi kesmiştir. Bugün aynı oturma odasında, aynı masada oturan ama birbirinin yüzüne bakmak yerine elindeki ekranları kaydıran aile bireyleri, modern dünyanın en trajik yalnızlık tablosudur.

Ebeveynlerin çocuklarıyla nitelikli (göz teması kurarak, dinleyerek, karşılıklı konuşarak) vakit geçirme süreleri dramatik şekilde düşmüştür. Çocuk, anne babasından alamadığı tasdik ve sevilme ihtiyacını dijital dünyanın sahte beğenilerinde aramakta, bu da onu siber dünyanın her türlü istismarına açık hale getirmektedir.

Okullarımız, çocukların sadece zekâsını değil, aynı zamanda kalbini de geliştirmek zorundadır. Oysa mevcut sistem; not ortalamalarına, TYT-AYT puanlarına, deneme imtihanı/sınavı netlerine ve proje ödevlerine odaklanmış durumdadır.

“Değerler eğitimi” adı altında verilen dersler ise çoğu zaman kâğıt üzerinde kalıyor. Rehber öğretmen sayısı yetersiz, sınıf mevcutları kalabalık, öğretmenler tükenmiş içinde etkisiz kalıyor. Sevginin şarta bağlandığı (başarırsan sevilirsin) bu pragmatik iklim, çocuklarda “değersizlik” ve “yetersizlik” sendromunu tetikliyor.

Hızlı kentleşme, çekirdek aileye geçiş ve her iki ebeveynin de çalışma zorunluluğu, aile içi iletişimi koparmıştır. Akşam eve yorgun argın gelen anne-baba, çocuğuna “Bugün ne öğrendin, kalbin nasıl?” diye soracak enerjiyi bile bulamaz hale gelmiştir. Çocuklar ise bu ihmali “ben değersizim”, “ben sevilmiyorum” olarak içselleştirmektedir.

Televizyon dizilerinden dijital oyunlara kadar çocukların maruz kaldığı medya içerikleri, merhameti bir “zayıflık”, kaba kuvveti ve acımasızlığı ise bir “güç göstergesi” olarak sunmaktadır. Medyanın pompaladığı bu narsist kültür ve “linç kültürü”, çocukların empati yeteneğini köreltmekte, onları duygusal olarak katılaştırmaktadır.

Gerek devlet yurtlarında gerekse sivil toplum kuruluşlarının barınma merkezlerinde, “bakıcılık ve denetim” anlayışı, “gönül mihmandarlığı” anlayışının önüne geçmiştir. Yurtlar, çocukların sadece fizikî olarak güvenliğinin sağlandığı, sabah sayısı yapılıp akşam ışıklarının söndürüldüğü askerî garnizon soğukluğuna bürünmüştür. Yurt personellerinin liyâkat ölçütleri arasında pedagojik formasyon, sevgi ve şefkat kabiliyeti arka planda kalmakta; genel olarak bu kurumlar, mekanik birer barınağa dönüşmektedir.

Bu ağır yarayı iyileştirmek, geleceğimizi kurtarmak için hamasî ifadeleri bir kenara bırakıp acilen hayata geçirilmesi gereken irfanî, idarî, siyasî, manevî ve eğitimsel yapısal yenilenmeleri uygulamalıyız.

Sevgi dolu bir nesil için yol haritamız şu şekilde olmalıdır:

Aileler, evlerini birer teknoloji üssü veya otel odası olmaktan kurtarmalıdır. Evlerde her gün en az bir saat “dijital detoks / ekransız zaman” ilan edilmeli; bu sürede göz göze gelerek, dokunarak, dinleyerek ve paylaşarak çocukların sevgi depoları doldurulmalıdır.

Belediyeler, okullar ve sivil toplum kuruluşları iş birliğiyle “Telefonsuz Akşam Sofraları”, “Haftada Bir Aile Oyun Saati”, “Dede-Nine Ziyaret Günü” gibi kampanyalar düzenlenmelidir.

Ailelere yönelik “Sevgi Dili”, “Çocukla Sağlıklı İletişim” ve “Duygusal Zekâ Gelişimi” eğitimi programları yaygınlaştırılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, babasından saygı ve şefkat gören bir kız çocuğu sahte sevgilerin tuzağına düşmez; annesinden merhamet ve pozitif duygu emen bir erkek çocuğu da büyüdüğünde bir kadına veya topluma şiddet uygulamaz. Aileler, çocuklarına “Seni seviyorum” demekten, onlara her gün sarılmaktan asla vazgeçmemelidir.

Milli eğitim sistemi acilen test endeksli vahşî rekabet modelinden arındırılmalı, odağına insanı alan bir “Maarif” felsefesine dönmelidir. Müfredata ilkokuldan itibaren “Duygusal Okuryazarlık”, “Empati ve Merhamet”, “Sevgi ve Saygı” gibi uygulamalı dersler eklenmelidir. Pratik merhamet faaliyetleri (hayvanları koruma, yaşlıları ziyaret, yetim akranına destek) eğitim sürecine entegre edilmelidir.

Öğretmen yetiştirme programlarında, “sınıf yönetimi” kadar “sınıfın kalbini yönetmek” de öğretilmelidir ve etkili olabilmek için tam yetki verilmelidir.

Okullarda rehberlik servisleri sadece sınav tercih dönemi çalışan bürolar olmaktan çıkarılıp, çocukların duygusal dünyasını, travmalarını ve sevgi açlıklarını haritalandıran “Duygu Danışmanlık Merkezleri”ne dönüştürülmelidir.

Başarılı öğrencilerin yanı sıra yardıma ihtiyacı olan, içine kapanık öğrencilerin de fark edilmesi için erken uyarı sistemleri kurulmalıdır.

Kredi Yurtlar Kurumu ve özel yurtlar, sadece yatak ve yemek hizmeti sunan kurumlar olmaktan çıkarılmalı; manevî rehberlik, psikolojik danışmanlık, sosyal aktivite ve sıcacık bir atmosfer sunan “ikinci evler” haline getirilmelidir.

Yurt yöneticiliği ve belletmenlik, sadece bir istihdam kapısı değil; özel bir ruh, adanmışlık, sevgi ve şefkat mesleği olarak kabul edilmelidir.

Yurt görevlileri, “güvenli yetişkin” modeliyle eğitilmeli, öğrencilerin dertlerini dinleyen, onlara içten bir tebessümle yaklaşan ve onlarla konuşan kişiler olmalıdır.

Her yurtta, gençlerin odalarına çekildiklerinde kapılarını çalıp dertlerini dinleyecek, onlara sahte dijital dünyadan daha sıcak bir aile ortamı sunacak “Gönül Mihmandarları” (manevî danışmanlar) istihdam edilmelidir.

Yurtlarda düzenli sohbet halkaları, kitap okuma saatleri ve gönüllü yardımlaşma faaliyetleri organize edilmelidir. Yurtların mimarisi ve sosyal alanları, sıcaklık hissi verecek estetik kurallara göre yeniden tasarlanmalıdır.

Devletlerin en temel millî güvenlik stratejisi, yetiştirdiği neslin ruh ve zihin sağlığıdır. Siyaset kurumu, çocukların sadece fizikî istismardan korunmasını değil, “duygusal ihmalden” de korunmasını güvence altına alacak yasal ve kurumsal altyapıları kurmalıdır.

Devlet, “Sevgi Dolu Toplum”, “Merhamet Eli”, “Güvenli Aile” gibi kamu spotları ve kampanyalarla toplumsal farkındalığı artırmalıdır.

Aile Bakanlığı, çocukların duygusal ihtiyaçlarını izleyen bir “Ulusal Çocuk Refahı Endeksi” oluşturmalı ve bu endeksi düzenli olarak açıklamalıdır. Ayrıca “Evlilik ve Ebeveynlik Ehliyeti” programları teşvik edilmeli; çocuk sahibi olan her anne babaya ruhî ve zihnî gelişim eğitimi verilmelidir.

Yerel yönetimler, mahallelerde “çocuk, genç danışma merkezleri”, “aile destek noktaları” ve “gönüllü aile büyükleri projeleri” hayata geçirmelidir. Kamu politikaları, sadece başarıyı değil ahlâkı ve merhameti mukaddes sayan bir dile kavuşturulmalıdır.

Televizyon ve radyo kanalları ve dijital platformlar; çocuklara ve gençlere yönelik sevgi, şefkat, merhamet, yardımlaşma ve fedakârlık temalı çizgi filmler, diziler ve belgeseller üretmelidir.

Sosyal medya fenomenleri, popüler kültür ikonları, bu değerleri öne çıkaran pozitif rol modeller olarak teşvik edilmelidir. Şiddeti, kabalığı, duygusuzluğu, sevgisizliği, şefkatsizliği ve merhametsizliği normalleştiren içeriklere karşı etkili bir hukukî ve toplumsal mücadele yürütülmelidir.

Nihayetinde kabul etmeliyiz ki; çocukların sevgi, şefkat ve merhameti hissetmeleri, entelektüel bir temenni ya da pedagojik bir fantezi değildir; bir toplumun akıl sağlığının, bir devletin geleceğinin ve bir medeniyetin varoluşunun yegâne teminatıdır.

Evde esirgenen bir kucaklama, okulda esirgenen bir takdir cümlesi, yurtta esirgenen bir şefkatli dokunuş; sokaklarda suç, hastanelerde depresyon, kurumlarda ise rüşvet, adaletsizlik ve engelcilik olarak toplumun karşısına dikiliyor.

Geleceğin güçlü toplumları, sadece iyi mühendisler, doktorlar veya yöneticiler yetiştiren toplumlar değil; aynı zamanda merhametli, vicdanlı ve ruhen-zihnen sağlıklı insanlar yetiştiren toplumlardır.

Bugün sevgi ve şefkatle büyüyen bir çocuk, yarın sevgi dolu bir eş, şefkatli bir ebeveyn, merhametli bir öğretmen, adâletli bir hâkim, vicdanlı bir doktor olacaktır.

Bugün sevgi görmeyen, yarın sevgi vermeyi bilemeyecek; belki de içindeki öfkeyi tüm dünyaya kusacaktır.

Bizler, kuşların yuvalarını bozmamayı imanının parçası sayan, vakıf paralarıyla göçmen leylekleri tedavi eden muazzam bir merhamet medeniyetinin varisleriyiz.

Bugün kendi evlatlarımızı modernitenin vahşî çarklarına, dijital dünyanın insafsız dehlizlerine terk etmek, kendi geleceğimizi kendi ellerimizle ateşe atmaktır.

Zihni bilgiyle dolarken kalbi nefretle, yalnızlıkla ve sevgisizlikle çürüyen bir nesil, insanlığın sonunu getirecektir.

Çocukların ve gençlerin en büyük ihtiyacı başarı değil; sevildiklerini hissetmeleri, değer görmeleri ve kalplerinin sevgiyle beslenmesidir. Bir çocuğun kalbine bırakılan sevgi, geleceğe bırakılan en büyük yatırımdır.

Bir çocuğa sarılmak, bir fidanı sulamaktır. O fidan büyüyüp meyve verdiğinde, o meyveden sadece siz değil, tüm şehir, tüm ülke, tüm insanlık yiyecektir.

Peki, ya sarılmazsak? O fidan kurur, rüzgâr onu devirir, yerinde bir dikenlik büyür. Sonra o dikenler sizin bağrınıza, sizin evladınıza, sizin geleceğinize batar.

Unutmayalım ki çocukların kalbi, üzerine ne yazarsanız onu geleceğe taşıyan mukaddes birer parşömendir. Eğer biz o parşömene şefkatle, merhametle, imanın ve maneviyatın o nuranî mürekkebiyle dokunmazsak; çağın karanlık odakları orayı öfkeyle, isyanla ve kaba kuvvetle karalayacaktır.

Bugün lüks binalarımızın konforunu, arabalarımızın modelini, banka hesaplarımızın hacmini konuşmayı bir kenara bırakıp; evlerimizin koridorlarında, okulumuzun sınıflarında, yurtlarımızın odalarında başını okşayacağımız, sevgimizi hissettireceğimiz tek bir evladımızın, tek bir gencimizin derdine düşme vaktidir.

Biz çocuklarımızın ceplerini parayla, zihinlerini formüllerle doldurmadan önce ruhlarını sonsuz bir şefkatle doyurmakla mükellefiz. Çünkü sevginin ve merhametin inşa etmediği bir dünyayı, öfkenin ve nefretin imha etmesi kaçınılmazdır. Kalbi sevgiyle doymuş bir tek çocuğun tebessümü ise bütün bir insanlığın uyanış meşalesi olmaya kâfîdir.

Öyleyse, çocuklarımızın veya bir çocuğun gözünün içine bakalım. Bir “seni seviyorum” diyelim. Bir başını okşayalım. Bir gülümseyelim. Bir sarılalım. Ve diyelim ki: “Sevmek, insan olmanın ta kendisidir.” Çünkü bir milletin gerçek geleceği, çocuklarının zihinlerinde değil; önce kalplerinde büyür.

Bilinmelidir ki, bir çocuğun kalbine bırakılan sevgi, geleceğe bırakılan en büyük yatırımdır.

Çocukların ve gençlerin en büyük ihtiyacı başarı değil; sevildiklerini hissetmeleri, değer- takdir görmeleri ve kalplerinin sevgi, merhamet, maneviyat ve güzel değerlerle beslenmesidir. Bir milletin gerçek geleceği, çocuklarının önce kalplerinde, sonra zihinlerinde büyür
Kaynak: Salih

Not: İşbu yazı, istiklal.com.tr adlı sitede 14.06.2026 tarihinde neşredilmiştir. (Admin)

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.