Cem Murat Yazdı: Üç Logo, Tek Fatura: GSM Sektöründe Rekabet Nerede?

Üç Logo, Tek Fatura: GSM Sektöründe Rekabet Nerede?

Bir ülkede üç büyük şirket aynı hizmeti sunuyor. Tüketici birinden memnun kalmayıp diğerine geçiyor ama karşısına yine benzer fiyatlar çıkıyor. Taahhüt yenileme zamanı geldiğinde fatura yükseliyor; ödediği para artıyor ama aldığı hizmet aynı hızda iyileşmiyor.
Birinden kaçıp diğerine sığındığında, çoğu zaman değişen yalnızca telefon ekranındaki logo oluyor. Ne hizmet iyileşiyor ne de faturan azalıyor. Böyle bir ortamda tüketici lehine olması gereken rekabet, maalesef aleyhine oluyor.
Malum Türkiye’de mobil iletişim piyasası üç ana işletmeci üzerinde yükseliyor: Turkcell, Türk Telekom ve Vodafone. Teoride tüketicinin seçme özgürlüğü var; istediği operatörü, tarifeyi ve zamanı seçebilir. Pratikte ise vatandaşın karşılaştığı benzer fiyat seviyeleri ve taahhüt kaynaklı maliyetler değişmiyor.

Tüketici başka bir şirkete sığındığında benzer fiyatlarla karşılaşıyorsa, kâğıt üzerinde seçenek olsa da tüketicinin pazarlık gücü giderek azalır.
Taahhüt süresi sona eren bir vatandaş bunu çok iyi bilir. Geçmiş dönemde makul bir bedelle kullandığı tarifenin yenileme zamanı geldiğinde telefon çalar, mesaj gelir: “Size özel teklif.” Teklif açıldığında vatandaş bir an için bunun gerçekten kendisine özel olup olmadığını düşünür. Çünkü “size özel” denilen yeni fiyat, tüketiciye özel bir avantajdan çok, yeni dönemin yüksek fiyatı gibi görünür. Fiyatı kabul etmediğinizde ise karşınıza bu kez fahiş taahhütsüz tavan fiyatlar çıkar. Yani tüketiciye kabaca “İsterseniz yeni fiyatı kabul edin, isterseniz daha yüksek fiyat ödeyin” denir.

Elbette mevzuat gereği tüketici taahhüdünü dilediği zaman sonlandırabilir. Ancak aboneliğin erken feshinde hesaplanan indirim iadeleri ve cayma bedelleri, operatör değiştirme kararının maliyetini yükseltebilir. Sonuçta vatandaşın önünde üç operatör vardır; ama bazen üç seçenekten çok, üç farklı kapının ardında duran benzer fiyatlar görür. Ve insan ister istemez sorar: “Benim seçme özgürlüğüm var da, neden seçimimin sonucu değişmiyor?”

Aylık Taksit Küçük, Toplam Fatura Büyük

GSM operatörleri artık yalnızca konuşma ve internet hizmeti sunmuyor; telefon, tablet ve akıllı saat de satıyor. Teknolojik cihazlar, “faturanıza ek küçük taksitlerle” tüketicinin önüne geliyor. Bu ifade kulağa hoş gelir; çünkü insan zihni aylık rakamları sever. “Bu telefon 50.000 TL” büyük bir rakamken, “Her ay 3.850 TL” daha küçük görünür.

Oysa tüketicinin bilmesi gereken rakam aylık taksit değil, toplam geri ödeme tutarıdır. 30.000 TL peşin fiyatı olan bir cihaz; taksit, finansman maliyeti, sigorta ve yan hizmetlerle birlikte toplamda 50.000 TL’nin üzerine çıkabiliyorsa, artık ortada ciddi bir finansman maliyeti vardır.
Fakat bu maliyet tüketicinin karşısına tek bir büyük rakam olarak çıkmaz; aylara bölünür, parçalara ayrılır. Tüketici de cihazın toplam maliyetini değil, aylık taksitini düşünmeye başlar. Oysa ekonomide eski bir gerçek vardır: Bir maliyeti küçük parçalara bölmek onu ortadan kaldırmaz, sadece daha az görünür hâle getirir. Operatörlerin cihaz satışını faturaya bağlı bir finansman modeline dönüştürmesi, tüketicinin gerçek maliyeti görmesini zorlaştıran bir yapı oluşturabiliyor.

Paketler Dolu Görünüyor, Peki Gerçekten Dolu mu?
Pazarlama tarafında da benzer bir hikâye var. Bugün günlük bireysel mesajlaşmanın büyük bölümü WhatsApp veya Telegram gibi internet tabanlı uygulamalar üzerinden yapılıyor. Buna rağmen paketlerin içinde binlerce SMS görmeye devam ediyoruz. 1.000 SMS, 3.000 SMS… Paket ekranda büyüyor, tüketiciye “ne kadar çok şey veriyoruz” duygusu yaşatılıyor. Fakat insanın kullanmadığı bir şeyi pakete eklemek, o paketi tüketici için gerçekten daha değerli hâle getirir mi? Bir pakete 3.000 SMS koyduğunuzda tüketicinin ihtiyacı artmaz, sadece paket daha kalabalık görünür.

İnternet kotası ise bambaşka bir hikâye. Dakika ve SMS miktarı yüksek olabilir; ancak veri kotası, tüketicinin kullanımına göre hızla tükenebilir. Ayın ortasında internet biter, dakikalar ve SMS’ler hâlâ duruyordur ama hiçbirini internete dönüştürüp kullanamazsınız. Sonra ek paket ekranı açılır ve ana paketteki internetin birim fiyatından çok daha yüksek bir bedelle yeni bir paket satın alırsınız. Tüketici önce büyük bir paket satın alır, sonra kullanmadığı bazı hakları ay sonunda kaybeder, ardından gerçekten ihtiyacı olan internet bitince ek paket satın alır. Sistemin tüketici açısından ne kadar verimli olduğu tartışılabilir; operatör açısından ise bu model oldukça anlaşılırdır.

Parasını Ödediğim Hizmet Neden Yok Sayılıyor?
GSM sektörünün en çok tartışılan uygulamalarından biri de kullanılmayan paket haklarının akıbetidir. Tüketici 20 GB’lık paketin bedelini eksiksiz öder, o ay 10 GB kullanır; kalan 10 GB ise ay sonunda silinir. Bir sonraki aya aktarılmaz, iade edilmez, başka bir hizmete dönüştürülmez. Yok olur.
Şirket açısından açıklama basittir: “Bu, belirli süreyle tanımlanmış bir kullanım hakkıdır.” Tüketici açısından soru da basittir: “Bedelini peşinen ödediğim ama tüketmediğim hizmet neden tamamen yok sayılıyor?”
Elbette her hizmetin kullanım süresi ve sözleşme şartları olabilir. Ancak adalet duygusunu rahatsız eden nokta tam da burada başlıyor. Vatandaşın zihnindeki basit mantık şudur: “Parasını ödediysem, kullanmadığım kısmın en azından belirli şartlarla devredilebilmesi neden mümkün olmasın?” Bugün birçok tüketici, paketler küçük olmadığı için ihtiyacından fazla internet satın almak zorunda kalıyor; ama kullanmadığı kısmı da bir sonraki aya taşıyamıyor. Sonra yeni ay geliyor ve aynı internet yeniden satın alınıyor.

Kâğıt Üstünde 4.5G, Sahada Ne Kadar?
Reklam panolarında hızlar yüksek: 4.5G, yüksek hız, kesintisiz bağlantı… Fakat cep telefonunun ekranı bazen reklam panosundan farklı konuşuyor. Şehir merkezinde bina içine giriyorsunuz, sinyal zayıflıyor. Kalabalık bir etkinliğe, stadyuma, AVM’ye veya konsere gidiyorsunuz; telefon çekiyor gibi görünse de veri akışı çalışmıyor. Ve o çok yüksek hızların bir kısmı, yoğunlukla birlikte kâğıt üzerinde kalıyor.

Bağımsız ölçüm kurumlarının verileri de teorik maksimum hızlarla günlük kullanıcı deneyiminin aynı şey olmadığını gösteriyor. Üstelik operatörler arasında kapsama, hız ve tutarlılık bakımından belirgin farklar bulunuyor. Bu önemli; çünkü mesele yalnızca “kaç GB internet satın aldığınız” değildir. Asıl mesele, o interneti ne zaman, nerede ve hangi kalitede kullanabildiğinizdir. 50 GB internetiniz olabilir; ama bağlantı kalitesi düştüğünde o 50 GB’ın tamamı yalnızca ekranda duran bir rakama dönüşür. Tüketici yalnızca veri satın almıyor, kullanılabilir veri satın alıyor. Ödediği bedel ile aldığı hizmet arasındaki makas da tam burada önem kazanıyor.

Dünyada Dolaşım Kolaylaşırken Biz Neredeyiz?
Dünyanın bazı bölgelerinde iletişim sınırları giderek anlamını kaybediyor. Avrupa Birliği bunun en dikkat çekici örneklerinden birini “Roam Like at Home” (Evindeymiş Gibi Dolaş) düzenlemesiyle oluşturdu. Bir AB ülkesinin vatandaşı, başka bir AB ülkesine geçtiğinde telefonunu kendi tarifesiyle kullanabiliyor. Sınır değişiyor ama tarife değişmiyor, iletişim bir anda lüks hâle gelmiyor.

Türkiye ise bu ortak dolaşım alanının dışında bulunuyor. Bu nedenle yurtdışına çıkan bir vatandaş, standart tarifesini yurtdışında kullanmak istediğinde yüksek dolaşım ücretleriyle karşılaşabiliyor. Elbette alternatif yurtdışı paketleri, yerel SIM kartlar veya eSIM seçenekleri var. Fakat mesele daha büyük: Bir piyasa dış rekabete ne kadar açık? Dış pazarlarla entegrasyon zayıf kaldığında, tüketici de içerideki seçeneklerle sınırlı kalıyor. Üç operatör arasında seçim yapıyor ama dışarıdan gelebilecek rekabetin baskısını aynı ölçüde hissetmiyor. Sonuçta içeride oluşan fiyat dengesi, tüketicinin istediği kadar değil, piyasanın izin verdiği kadar değişiyor.

Şirketlerin Hukuk Departmanı Var, Vatandaşın Ne Var?
Bir tarafta milyarlarca liralık ciroları, hukuk departmanları, finans ekipleri ve uzmanları olan dev şirketler var. Diğer tarafta ise müşteri hizmetlerinde dakikalarca bekleyen, sözleşmenin onlarca sayfasını okumadan onaylayan ve faturasında anlamadığı bir kalem görünce otomatik yanıt sistemleriyle boğuşan tek bir tüketici.
İşte bu nedenle kamusal denetim mekanizmaları hayati önem taşıyor. BTK’nın ve ilgili kurumların görevi yalnızca kuralları koymak değil, kuralların ekonomik olarak anlamlı bir yaptırım gücüne sahip olmasını sağlamaktır. Çünkü bir ihlalden elde edilen kazanç, o ihlalin cezasından daha büyükse, ceza zamanla yaptırım olmaktan çıkar; şirket açısından basit bir işletme giderine dönüşür. Ve ekonomik olarak şu soru ortaya çıkar: “Kuralı ihlal etmenin maliyeti, kurala uymanın maliyetinden düşükse neden kurala uyulsun?” İşte caydırıcılık meselesi tam olarak budur.

Sonuç: Tüketici Lüks Değil, Şeffaflık ve Gerçek Rekabet İstiyor
Vatandaş bedava internet veya telefon istemiyor, şirketlerin zararına satış yapmasını da beklemiyor. İstediği şey çok daha basit:
• Satın aldığı paketin toplam maliyetini bilmek,
• Aylık taksit ile toplam geri ödeme arasındaki farkı net şekilde görmek,
• Parasını ödediği hizmeti makul ve öngörülebilir bir kaliteyle almak,
• Kullanmadığı hakların kolayca buharlaşmamasını sorgulamak,
• Taahhüdü bittiğinde veya operatör değiştirdiğinde karşısına gerçek ve ekonomik fiyat alternatifleri çıkmasını istiyor.

Bunlar lüks değil, sağlıklı bir piyasanın temel şartlarıdır. Şirketlerin kâr etmesi elbette doğaldır; kâr, ekonominin düşmanı değildir. Ancak üç operatörün hâkim olduğu bir piyasada fiyat seviyeleri birbirine yaklaşıyor, taahhüt kaynaklı maliyetler tüketicinin hareket alanını daraltıyor ve sözleşmeler giderek daha karmaşık hâle geliyorsa, artık şu soruyu sormak gerekir: Bu piyasa ne kadar serbest?

Çünkü gerçek serbest piyasa, şirketlerin fiyatı dilediğince belirlemesi değildir. Gerçek serbest piyasa, tüketicinin gerektiğinde “Hayır, ben bu fiyatı kabul etmiyorum” diyebilmesidir ve bunun karşılığında gerçekten başka bir seçeneğinin bulunmasıdır.

Eğer vatandaş üç farklı logo arasında seçim yapıyor ama her seferinde benzer bir fatura yüküyle karşılaşıyorsa, sormakta son derece haklıdır:

“Ben hangi operatöre geçersem geçeyim benzer bir faturayla karşılaşacaksam, bu piyasada gerçekten tüketici lehine işleyen bir rekabet var mı?”
Kaynak: Cem Murat

Cem Murat Kimdir?:

 

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.