Prof.Dr. Osman Çakmak Yazdı: Yıl; 27 Aralık 1949 Ankara…

Yıl; 27 Aralık 1949 Ankara…
27 Aralık 1949, Ankara. Masada iki imza var: biri Türk Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı’nın, diğeri ABD Büyükelçisi’nin. Kâğıdın başlığı sakin: “Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkında Anlaşma.” Ne bir tank geçiyor sınırdan, ne bir asker iniyor limana. Sadece bir komisyon kuruluyor: dört Türk üye, dört Amerikan üye. Oylar eşit çıkarsa diye bir dokuzuncu koltuk daha var — ve o koltukta ABD Büyükelçisi oturuyor. Yani son sözü, sekiz kişinin oyu değil, dokuzuncu adamın parmağı belirliyor.

Meclis bu anlaşmayı 13 Mart 1950’de kanunlaştırdı; yürürlüğe girdiğinde Türkiye’nin ilk çok partili seçimine daha iki ay bile yoktu. Ortada işgal kuvveti yok, sadece bir “eğitim işbirliği” var kâğıt üzerinde. Ama müfredatın, bursun, akademik değişimin çekirdeğine, ülkenin kendi meclisinden değil, o dokuzuncu koltuktan bir söz hakkı yerleşiyor.

Ne diyor eskiler: “Düşman kaleyi topla değil, açık kapıdan alır.” Burada kapı, imza için açılan masaydı.

İşte bugün de manzara tanıdık geliyor. Aradan yetmiş küsur yıl geçti; UNESCO müfredat çalıştaylarına “destek” veriyor, çeşitli uluslararası kurumlar “standart” adıyla ders programlarına dokunuyor, değişim programları “kültürel köprü” diye anlatılıyor. Hepsinin resmî adı işbirliği, hiçbirinin resmî adı işgal değil. Tank kolay, algoritma zor; imza daha da kolay — bir kere atıldı mı, yüz yıl konuşulur.

Modern sömürgeciliğin ordusu yoktur; onun silahı taklittir — öz benliğini küçümsetmek, dışarıyı kutsarken içeriyi aşağılatmaktır…

Modern sömürgeciliğin ordusu yoktur; onun silahı taklittir — öz benliğini küçümsetmek, dışarıyı kutsarken içeriyi aşağılatmaktır. Bir ülkeyi çökertmek için şehirlerini bombalamaya gerek yoktur. Üniversitelerine sız, adaletine gölge düşür, halkına öz değerlerini unuttur… Gerisi çorap söküğü gibi gelir.

Aşağıdaki başlıklar, yeni nesil emperyalizmin en sinsi hamleleridir. Kılıç değil, kavram kullanırlar. İşte emperyal aklın satranç tahtasındaki oyunu:

1. Aydını tepeden baktır, halkı aşağıya koy.
Aydın halkla bağını kesince düşünce kök salmaz, havada asılı kalır. Kütüphanedeki kitapla sokaktaki adam birbirini tanımaz olur. Aydınlanma, halka tepeden bakan bir sınıfın özel eğlencesine dönüşür. Kürsüde konuşulan dil ile evde konuşulan dil ayrışırsa, millet iki ayrı ülkede yaşamaya başlar.

2. Mezhep, tarikat, etnisite… Hepsini kavga sebebine dönüştür.
Bir milleti dıştan yıkmak zordur, ama içeriden birbirine düşürmek bir kıvılcım meselesidir. Ortak payda büyütülmez, farklılıklar iri gösterilir; komşu komşuya düşman edilir. “Böl, yönet” eski bir sözdür ama hâlâ tazedir — çünkü bölünen, yönetilmeyi kendi eliyle kolaylaştırır.

3. Yerli üretimi imkânsız kıl.
Üretmek isteyenin önüne taş koy, ithal edeni alkışla. Elinde çekiç tutanla değil, ithalat faturasını ödeyenle iftihar et. Böylece bağımsızlık değil, bağımlılık bir meziyet gibi gösterilir.

1 Ocak 1996. Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki Gümrük Birliği yürürlüğe giriyor. Kâğıt üzerinde amaç sade: sanayi ürünlerinde karşılıklı gümrük duvarlarını kaldırmak. Ama bir farkla — Türkiye, üçüncü ülkelere karşı da Birliğin ortak dış tarifesini uygulamayı kabul ediyor; yani kiminle, hangi şartla ticaret yapacağına artık kendi başına karar veremiyor. Sonucu, uzmanlar arasında hâlâ tartışılıyor: kimi büyüyen dış ticaret hacmine işaret ediyor, kimi de aynı yıllarda küçük ve orta ölçekli yerli üreticinin rekabet karşısında sindiğine. Ortada tartışmasız kalan tek şey şu: masaya oturan taraf tek, kuralı koyan taraf başka.

Aynı tabloyu bir de kasadan bakınca görürsün. Türkiye, yirminci yüzyılın ikinci yarısından bu yana IMF ile yirmiye yakın stand-by anlaşması imzaladı. Her anlaşmanın ortak nakaratı hemen hemen aynıydı: kamu harcamasını kıs, zarar eden KİT’leri özelleştir, faizi yükselt. Krizden çıkmak için imzalanan kâğıt, çoğu zaman krizin asıl faturasını üreticiye ve işçiye kesti — çünkü kemer sıkma, masanın öbür ucundaki alacaklıyı değil, tezgâhın başındakini vurur.

Meslek liselerini işlevsiz yap, üniversiteyi diploma fabrikası haline getir. Tezgâh susar, ithalat konuşur.

Ne diyor eskiler: “Boş çuval ayakta durmaz.” Üretmeyen bir ülke de, ne kadar borç alırsa alsın, ayakta öyle durur.

4. Bilim merkezlerini kütüphane mezarlığına çevir.
Yeni fikrin önünü kes, ezberin duvarını yükselt. Aydınını derinleştirme, yüzeyselleştir. Bilim merkezlerini paspaslayanlara makamlarda yer aç — cehalet bilimsel unvanla süslenince daha kolay yutulur. Diploma çoğalır, düşünce azalır.

5. Savunmayı dışarıya emanet et.
Ordunun silahını başkasına, bankanın anahtarını yabancıya teslim et. Ulaşımını, iletişimini dışarıdan al. Üretme — kirala. Sonra da “bağımsızız” de. (Not: ülkemizin bu perdeyi yırttığı tek alan savunma sanayii oldu. Tankı biz yapıyoruz artık; mesele tank değil, algoritma.)

6. Yargıyı adalet terazisinden çıkar.
Rüşveti sus payı, iltiması liyakat diye pazarla. Mahkeme salonları adaletin değil, hesaplaşmaların tiyatrosuna dönüşsün. Vicdan susturulursa halk da susar. Terazi eğrilince, kimse tartılmak istemez.

7. Milletin öncü isimlerini lekelerle ört.
Yön gösteren bilim insanını, sanatçıyı, komutanı itibarsızlaştır. Onları halkın gözünde şaibeli göster ki millet güvenecek bir yıldız bulamasın. Yıldızı olmayan gökyüzü karanlıktır; karanlıkta yön bulmak zorlaşır.

8. Tarihini utanç kaynağına çevir.
Geçmişiyle gurur duyan bir milleti yönetmek zordur; bu yüzden geçmiş, önce şüpheyle sonra utançla anılır hâle getirilir. Övünç duyulacak sayfalar unutturulur, sorgulanacak sayfalar büyütülür. Kökünden utanan ağaç, dalını nereye uzatacağını bilemez.

9. Siyasi bağımsızlığı tartışmaya aç.
İktidarlar iradesini başka başkentlerde test ettirsin. Kararlar içeride değil, dışarıda yazılsın. Dışa bağımlı zihin, özgürlüğün farkına bile varamaz. İktidar bu tuzaktan kısmen kurtuldu. Muhalefet ise hâlâ referansını dışarıda arıyor.

Son Söz: Diriliş Zihinde Başlar

Bu çağda işgal, kasaptan ekmek alınan ülkelerde değil, fikir pazarı ithal eden ülkelerde yaşanıyor.

Ve biz ya dış akıllarla yönetiliriz, ya da iç sesimizle diriliriz.

Bu yüzden yapılacak ilk hamle bellidir: zihni özgürleştirmek. Hakikati ayırt edecek feraseti kazanmak. Liyakati, sadakati, adaleti ve hikmeti birer yönetim ilkesi hâline getirmek.

Kendi dilinde düşünemeyen, kendi kararını veremez.
Kendi tarihine güvenmeyen, kendi geleceğini kuramaz.
Ve kendi çocuğuna inan(a)mayan bir millet, başkasının çocuğunun piyonu olur.

Sömürgeyi tank durdurmuyor artık. Ya zihni biz işgal ederiz, ya da başkası eder.

Kaynak: Prof.Dr. Osman Çakmak

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.