Cem Murat Yazdı: Kırmızı Sabahlığın Efendisi miyiz, İhtiraslarımızın Kölesi mi?

Kırmızı Sabahlığın Efendisi miyiz, İhtiraslarımızın Kölesi mi?

Denis Diderot, 18. yüzyılda Rus İmparatoriçesi Büyük Catherine’in kütüphanesini satın almasıyla bir anda yüklü bir paraya kavuşmıştı. Borçlarını ödedikten sonra ilk işi kendisini o şık, pahalı ve kırmızı sabahlıkla ödüllendirmek oldu. Ancak o kırmızı sabahlık çalışma masasına uymadı; yeni bir masa aldı. Yeni masa halıya uymadı, yeni bir halı aldı… En nihayetinde evdeki tüm eşyaları yenileyip kendisini yeniden borç batağında bulduğunda şu tarihi itirafı yaptı: “Eski sabahlığımın efendisi iken, yenisinin kölesi oldum.”

Bugün Descartes yaşasaydı, kendi varlığını şüpheyle ispatlamaya çalışmak yerine muhtemelen şöyle derdi: “Tüketiyorum, öyleyse varım.”

Baudrillard’ın dediği gibi; tüketim artık bir ihtiyaç değil, bir kimlik meselesi. Karnımızı doyurmak veya ısınmak için değil; toplumda “biri olmak”, dikkate alınmak ve sayılmak için tüketiyoruz.

“Bunu Bana Değil, Okuldaki Arkadaşlarıma Anlat Anne!”
TRT Belgesel ’deki bir Tayland çekiminde anne ve kızın o diyaloğu hepimizin zihnine kazınmıştı. Anne, küçük kızına fakirliğin utanılacak bir şey olmadığını anlatmaya çalışırken kızın verdiği o müthiş yanıt aslında çağımızın özetidir: “Bunu bana değil, okuldaki arkadaşlarıma anlat anne.”

Mahalle baskısı yerini “sosyal medya baskısına” bıraktı. Teşhir edilen sahte hayatlar yüzünden insanlar kendisi dışındaki herkesin mükemmel yaşadığını sanıp psikolojik bir yıkıma uğruyor. Kapitalizm susayan insanın önüne suyu koyuyor ama o su tuzlu sudur; içtikçe susuyor, susadıkça içiyoruz. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur…” ayet-i kerimesinin tam ortasında, suni bir kıtlık psikolojisiyle kendi kendimizi yiyip bitiriyoruz. Gösterişe, lükse, istiflemeye, stokçuluğa girişiyoruz.

İsrafın Dayanılmaz Hafifliği: 2 Trilyonluk Çöp
Türkiye’de yıllık gıda israfının faturası bugün 2 trilyon TL’yi aşmış durumda. Türkiye Araştırmaları Grubu ve BM verilerine göre yılda yaklaşık 23 milyon ton gıda, günde ise 5 milyon adet ekmek doğrudan çöpe gidiyor. Emine Erdoğan’ın zamanında “porsiyonları küçültelim” çağrısını siyasi malzeme yapanlar, sanırım Birleşmiş Milletler’in bu küresel israf raporlarını hiç okumuyor.

Kentsel dönüşüm nedeniyle sokak aralarına bakın; çöp kenarları gıcır gıcır TV üniteleri, mobilyalar, yatak odası takımlarıyla dolu. Oysa mobilya ve dekorasyon sektörünün hammadde maliyetlerini, ithal ahşap ve döviz kaybını en iyi bilenlerdeniz. Avrupa’nın her şehrinde tıkır tıkır işleyen 2. el eşya, tekstil ve geri dönüşüm kültürü bizde hâlâ “kendimize yakıştıramadığımız” bir ayıp olarak görülüyor. Gardıroplarımız, ayakkabılıklarımız atıl eşya deposuna dönmüş durumda ama sorsanız hiçbir şeyimiz yok!

Sosyal Yardımlarda Hedef Hatası ve Üniversite Enflasyonu
Aynı mantık maalesef kamu harcamaları ve sosyal devlet politikalarında da karşımıza çıkıyor. Sosyal yardım, şüphesiz sosyal devletin en kutsal vazifelerinden biridir. Lakin orantısız, adil süzgeçten geçirilmeden ve gerçek hedef kitle gözetilmeden yapılan her yardım da en nihayetinde bir kamusal israftır.

Örneğin; durumu gayet yerinde olan, en üst gelir grubundaki bir ailenin çocuğuna da okulda bedava ders kitabı dağıtmak bir “lütuf” değil, kaynağın verimsiz kullanımıdır. İhtiyacı olmayana ücretsiz sunulan her imkân, gerçek bir ihtiyaç sahibinin hakkından almak, başka bir alandaki mağduriyete kapı aralamak demektir. Yardım, popülist bir araç değil; nokta atışı bir adalet terazisi olmak zorundadır.

Benzer bir hesapsızlık sağlık ve eğitim sisteminde de sürüyor. Muayene katılım payı ücretleri 20-50 TL bandına çıkarıldı diye kopmuştu yaygara. Yahu 17 yıldır 6-8 TL bandında tutulan bu sembolik rakamlar için yapılan eleştiriler gerçekten insafsızca. Yılda kişi başı 13 kez hastaneye gidilen, 85 milyonun her ay poliklinik kapısı çaldığı bir başka ülke yok. Yılda 3 milyara yakın kutu ilaç yazılıyor; MR’lar, ultrasonlar gırla gidiyor. Hobisi “oram ağrıyor, buram ağrıyor” deyip hastane gezmek olan bir kitleye devlet insaflı bile davranıyor. Keşke 200-300 TL yapılsa da gerçekten hasta olan insan acilde sıra bulabilse!

Yükseköğrenimde de durum farklı değil. KYK yurtlarının kapasitesi 1 milyona yaklaşmış durumda. Başvuranların %97’si yerleştiriliyor. ABD’de öğrencilerin toplam eğitim borcu 1,8 trilyon doları aşmışken, Avrupa’da öğrenciler barınma ve eğitim masraflarını karşılamak için part-time çalışmak zorundayken; bizde üniversite okumak, aileden uzakta “dilediğince yaşama” aracına dönüştü.

Herkesin masa başı iş ve yüksek maaş garantisiyle üniversite mezunu olması gerektiği düşüncesi sığdır. Musluğu değiştirmeye makine mühendisi, eti kesmeye ziraat mühendisi arayacak halimiz yok. İstihdam karşılığı olmayan, günü geçmiş bölümler kapatılmalı; harçlar ve yurt ücretleri revize edilerek gençlerimiz gerçekten ihtiyaç duyulan nitelikli alanlara yönlendirilmelidir.

Porsiyonlar mı Büyüdü, İhtiraslar mı?
Our World in Data verilerine göre Türkiye, günlük ortalama 3.760 kalori tüketimiyle dünyada en çok kalori alan 5. ülke konumunda. Sağlık otoritelerinin önerdiği 2.000- 2.500 kalorinin çok çok üzerindeyiz. Yani aslında fiziken de madden de kapasitemizin çok üzerinde dolduruyoruz bünyeyi.

The Platform filmindeki o meşhur repliği hatırlayın: “Herkes sadece ihtiyacı kadar yeseydi, en alt katlara kadar yiyecek yeterdi.”

Sırf gösteriş adına masalara serptiğimiz o binbir çeşit kahvaltıların, tabağında bırakılıp çöpe dökülen yemeklerin ve lüks sevdası uğruna girilen kredi kartı borçlarının oluşturduğu yıkım sanılandan çok daha büyük.

Gönüllü kölelik düzeni efendiler için çok kârlı; çünkü üstüne bir de para ödüyoruz. Tüketim yalancı bir mutluluktur. İnsanlar satın alarak sadece anlık dopamin salgılar; ama kalıcı huzur “almakta” değil, “vermektedir.” Emek vermek, zaman vermek, gönül vermek…

Gelin bu hafta bir iyilik yapın kendinize: Gardırobunuzun, ayakkabılığınızın ve kredi kartı ekstrenizin envanterini çıkarın. Bakalım o harcamaların kaçı “ihtiyaç”, kaçı “ihtiras”?

Kaynak: Cem Murat

Yazar Cem Murat Kimdir?

Bu sorunun cevabını bizzat yazarımızdan alalım mı:

”1982 Erzincan, Kemaliye doğumluyum. Orta ve lise eğitimimi Bakırköy İmam Hatip Lisesinde, lisans eğitimimi ise İktisat alanında tamamladım.

Mesleki hayatıma özel sektörde muhasebe alanında devam ederken; ekonomi, dünya ve ülke siyaseti ile toplumsal olayları yakından takip ediyorum. Kitap ve dergiler ışığında yaptığım araştırmaları, analizleri kendimce yazmaya ve yorumlamaya çalışıyorum. Evli ve bir çocuk babasıyım.”

 

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.