HikayeZarife Yurt Akbaş Yazdı: Hediye, babasına “Sapıksın!” diye bağırdı. “Sapııııkk!”
Hediye, babasına “Sapıksın!” diye bağırdı. “Sapııııkk!”
Ses, evin içindeki rutubetli havada yankılandı. Babası, yarı açık ağzıyla öylece kalakaldı. Elleri masanın kenarına yapışmıştı, parmakları hafifçe titriyordu. “Daha sade giyinsen kızım…” cümlesi boğazında asılı kaldı.
Hediye’nin gözleri faltaşı gibi açılmıştı. İçinde bir yerlerde, Mamak’taki o bahçeli evin tozlu penceresinden sızan yaz ışığı hâlâ yanıyordu. Ama o ışık artık kirlenmişti, eğri büğrüydü; baktıkça midesini bulandırıyordu.
“Bakma! Bakma bana! Senin gibi… senin gibi adamlar…”
Cümle yarım kaldı. Çünkü “adamlar” derken aslında kimi kastettiğini kendisi de tam bilemiyordu. Babasını mı? Mahalleyi mi? Yoksa o geçmişi üstünden bir türlü söküp atamayan kendisini mi? Hepsi aynı anda hem suçlu hem masumdu; bu çaresizlik onu daha da hırçınlaştırıyordu.
Annesi kapıya doğru seğirtti, ellerini ovuşturarak:
“Yapmayın Allah aşkına… Komşular…”
“Komşular!” diye gürledi. Hediye’nin sesinde rezil bir kahkahanın hırıltısı vardı: “Komşular duysun! Duysun ki bütün Mamak duysun!
Kızları nasıl da terbiyesiz olmuş, değil mi? Varoş kızı işte… Ne yapsan, ne giysen varoş kalır!”
Babası hâlâ susuyordu. Susmak, onun bu hayattaki tek sığınağıydı. Yıllarca susmuştu; maaş bordrosuna, patronuna, kaderine, karısına, kızına… Şimdi de susuyordu.
Adamın bu acınası çaresizliği, Hediye’ye kendi kökenini hatırlatıyor, onu daha da delirtiyordu.
Kapıyı çarptı. Odasına girdi. Aynanın karşısına geçti.
Ayna yalan söylemiyordu. Orada duran kız; pahalı bluzu, özenle şekillendirilmiş kaşları ve Ankara’nın “merkez” aksanıyla konuşma çabasıyla hâlâ Mamaklıydı. Hediye ne yaparsa yapsın o ezik geçmişinden kurtulamıyordu.
Kurtulamadıkça da etrafındaki her şeye, en çok da kendine saldırıyordu. Hırçınlığı, kendi özüyle girdiği o kaybettiği savaşın çığlığıydı.
Oysa her şey Mamak’ın dik yokuşlarına dizilmiş, dedesinden kalma bahçeli evlerin bulunduğu o dar sokakta başlamıştı. Yaz akşamları komşular kapı önüne sandalye atar, tahta sandalyelerde oturan kadınlar çekirdek çitler, çocuklar hava kararana kadar sokakta oynardı.
Annesinin “abdest al kızım” diyen sesiyle büyüdüğü bir hayattı bu. O günlerde yaşadığı hayatın kendince utanç verici bir adı olduğunu bilmiyordu.
Sonra öğrendi: “Varoş.”
Ergenliğinde ilk kez Bahçelievler 7. Cadde’yi, Tunalı’yı, Tunus Caddesi’ndeki kafeleri keşfettiğinde dünya başına yıkıldı. 7. Cadde’de yürüyen emsali kızların sadece kıyafetleri değil; özgüvenleri, rahat kahkahaları, çatalı tutuşları, hatta kaldırımda yürüyüşleri bile farklıydı.
Orada ilk defa doğduğu evden, babasının ceketinden, annesinin örtüsünden ve Mamak’ın o çamurlu yokuşlarından utandı. Ve o utanç, Hediye’de tatlı bir hevese değil, kendi köklerine karşı beslediği devasa bir nefrete dönüştü.
”Ben buradan çıkacağım,” dedi kendi kendine.
O andan sonra hayatı yaşamak değil, geldiği yeri silme savaşı oldu. Bahçelievler’deki kafelerde oturan kızları izledi; nasıl konuştuklarını, hangi kelimeleri vurguladıklarını adeta ezberledi. Önce kıyafetlerini değiştirdi.
Sonra konuşmasını… Mahalle ağzını bırakıp Ankara’nın o steril aksanını taklit etmeye başladı. Çocukluk fotoğraflarını albümlerden söküp attı. Ailesi muhafazakârdı; Hediye ise evde doğru diye öğretilen ne varsa tersine koşmayı özgürleşmek sanıyordu.
Ankara’da üniversiteyi kazandı ama her akşam Mamak’a dönmek zorundaydı. Otobüsten inip mahalleye girdiği an, gün boyu büyük emekle kurduğu o kimlik dökülüyor; üzerine yine o kömür, yemek ve rutubet kokusu siniyordu.
Kurtulamadıkça hırçınlaştı. Sırf o sokaktan kaçmak için başka bir şehrin yolunu tuttu. Gittiği yerde gaza bastı. Kızlı erkekli evlerde kaldı, partilerin müdavimi oldu. Evine önce bir kedi aldı, sonra bir köpek…
Tutunamıyordu.
Zihninde bir an Yunanistan’daki bir kilisenin önünde haç kolyeyle verdiği o poz belirdi. Sırbistan’da aynı yapmacık duruş. Sosyal medyadaki beğeniler, “kültürlü, vizyonlu kız” imajı… Hepsi Mamak’taki o bahçeli evin tozunu örtmek için uydurulmuş zavallı birer maskeden ibaretti. Fotoğrafı çektikten hemen sonraki o birkaç saniyelik boşlukta, içindeki Mamaklı kız ona aynadan pis pis sırıtıyordu:
“Bizi ne kadar saklamaya çalışırsan çalış, sen hâlâ bizdensin.”
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Geçen hafta lüks bir mekânda arkadaşlarıyla otururken ağzından kaçan o cümle zihninde çınladı:
“Ne yaparsak yapalım… Galiba şu varoşluktan kurtulamayacağız.”
Herkes patlatmıştı kahkahayı. Ne kadar ironik, ne kadar havalı bir kendini tiye alma, değil mi? Ama Hediye gülememişti. Çünkü o an fark etmişti: Kaçmaya çalıştığı o varoşluk dışarıda, Mamak’taki o rutubetli evde değildi. Geçmişindeydi. O, ne kadar yırtınırsa yırtınsın, kendi geçmişinden kaçamıyordu. Geçmişinden kaçamadıkça da etrafındakilerin canını acıtarak kendi utancını bastırmaya çalışıyordu.
Aynaya biraz daha yaklaştı. Alnını soğuk cama dayadı. Babasının o yarım kalmış, çaresiz bakışı hâlâ gözlerinin önündeydi.
Usulca, kendi kendine mırıldandı:
“…sapıksın sen… sapıııık…”
Bu sefer bağırmıyordu. Bu sefer ithamını tam adresine, kendisine teslim etmişti. Kendi geçmişinden, kendi gerçeğinden bu kadar nefret edip kaçmaya çalışmanın asıl sapma olduğunu bilerek, doğrudan kendi yüzüne mırıldandı.“Hayır! İnsan, kendi nefsine karşı bir şahittir.”
(Kıyâme Suresi, 75:14)
Kaynak: Zarife Yurt Akbaş
- Trakdosk Dağcılık Sporcuları Baba-Kız Türkiye’nin Çatısında - Ağustos 25, 2026
- Ali Süzen Yazdı: Her Kandilde, Her Bayramda Mutlaka Arar, Kutlardı… - Ağustos 25, 2026
- Kadir Çebi Yazdı:Paylaşmadan Geçmeyeyim… - Ağustos 25, 2026

