Hikaye/Zarife Yurt Akbaş Yazdı: Ben Duydum, Allah’ım Sen Duyma…

Ben Duydum, Allah’ım Sen Duyma…

​Evladının hakaretlerini Allah’a duyurmamaya çalışan Nene’nin hikâyesidir bu; o ağır sözlerin bir ana yüreğinde nasıl eriyip duaya dönüştüğünün hikâyesi.

​Giresun’un Dereli ilçesi; iki caddesi, gürültüyle akan deresi ve dağların arasına sıkışmış küçücük bir yerdi. Babamın müftü olarak tayini çıkınca altı fındık deposu olan; dört odalı, iki girişli ahşap bir eve taşındık.

​Üç odasında biz kalıyorduk. Sırtını duvara yaslayan, kuzeye bakan, sağında ve solunda iki kapısı olan, kışın soğuğu duvarlarından içeri sızan bu evde bir oda da Nene’nindi.

​Odasında bir sedir, bir de sacayağı vardı. Hepsi o kadar… Halı, kilim yoktu.

​Nene; anasız babasız büyümüş, dayıları tarafından kuma olarak verilmiş, ömrünün büyük kısmını el kapılarında hizmet ederek geçirmişti.
​Beli, Arapça’daki dal harfi gibi bükülmüş; bir gözü kör, bir eli çolak, kambur bir mübarekti.

​Gençliğinde evin büyük hanımı onu dağlara odun toplamaya gönderirmiş. O da dağlara oduna giderken eteğinin cebine koyduğu darıları kurda kuşa saçar, sonra da:
​“Ey güzel Allah’ım… Ben garip, çaresiz bir kulunum. Sen istersen bu darı, taşın ortasında bile yeşerir. Sen nasıl taşın üstünde darıyı yeşertirsen, ben taş olsam da bana bir evlat ver,” diye dua edermiş.

​Allah duasını kabul etmiş. Bir kızı olmuş: Altı çocukla dul kalan Fikriye…

​Oturduğumuz ev de Fikriye’nindi.
​Kızı ayda bir kirayı almaya geldiğinde evin içi bir anda bağırışla dolar, öz anasına türlü hakaretler savururdu.
Nene ise karşılık vermezdi.

Başını önüne eğip sesi titreyerek sadece:
​“Sus kızım… Ben duydum, Allah’ım sen duyma,” derdi.
​bunun ne kadar büyük bir dua olduğunu o zaman anlayamamıştım.

​Kızının sözünü Allah’ın huzuruna taşımıyor, evladının kendi eliyle kendisini ateşe atmasına razı olmuyordu sanki. Bir annenin, kendisine yapılanı unutmak için Allah’tan yardım istemesiydi bu.
​Nene geceleri teheccüde kalkardı.

Karadeniz’in insanın iliklerine işleyen soğuğunda; abdest yeri ve tuvalet dışarıda olmasına rağmen üşenmezdi.

Gün boyu da Dereli’nin sokaklarını dolaşırdı.
​Kimse onu eli boş çevirmezdi.

Ama kendisine verilen hiçbir şeyi biriktirmezdi.
Birinden aldığı ekmeği ötekine verir, birinin verdiğini başka bir kapıya götürürdü.

​Bir gün evde otururken canım övmeç çekti.
Hani sıcak mısır ekmeğini bir tasta doğrar, üzerine tereyağı ve süt çökeleği koyup karıştırırsın ya…
O lezzet insanın aklına düşünce başka hiçbir şey düşünemezsin.

​Anneme:
“Ah… Sıcak mısır ekmeği olsa da övmeç yapsak,” dedim.
Aradan çok geçmedi.
Dış kapının önünde Nene göründü.
​Bir beze iyice sarılmış, dumanı hâlâ tüten sıcak bir mısır ekmeğini kucağında taşıyordu.
Yanıma kadar geldi.
Bezi açtı ve ekmeği bana uzattı:
​“Al sarı kızım Zühriye… Sana mısır ekmeği getirdim.”

​Annemin gözleri doldu.
Ben şaşkın şaşkın ekmeğe bakıyordum.
​O gün annem:
“İşte sana gönül gözü…” diye fısıldadı.
​İnsanlar aynı evde yaşamaz; ama aynı duada buluşur.

​Nene bizi çok sevmişti.
Tayinimiz çıkıp da eşyaları toplamaya başladığımızda annemle babamın başka bir derdi vardı: Bu ayrılığı Nene’ye nasıl söyleyeceklerdi?
​O zaten hayattan yeterince ayrılık görmüştü.
Bir de bizi kaybetmenin acısını taşımasın istiyorlardı.

​Fakat Rabbim yine ince bir yerden tuttu meseleyi.
Biz eşyaları kamyona yüklerken Nene Giresun’da, kızının yanındaydı.
Böylece vedanın ağırlığı o bükük beline binmedi.
​Şimdi düşünüyorum da…
Bazı insanlar dünyaya uzun uzun konuşmak için gelmiyor.

​Bir cümle bırakıyorlar.
Bir dua.
Bir sıcak ekmek.
Bir de insanın ömrü boyunca unutamayacağı bir merhamet…
​Nene’den geriye de bunlar kaldı.

​İnsan, böyle insanları hatırlayınca dünyaya bir kez daha inanıyor:
​Bu fâniden ne güzel insanlar, ne derin dervişler gelip geçti…
Rahmetle, minnetle, özlemle…
Kaynak: Zarife Yurt Akbaş

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.