Hikaye/Zarife Yurt Akbaş Yazdı: “Baba, şu gözünün gördüğü bütün alanlar var ya… İçindeki bütün insanlar benim hakimiyetim altında!”

“Baba, şu gözünün gördüğü bütün alanlar var ya… İçindeki bütün insanlar benim hakimiyetim altında!”

​Genç savcı, devletin kendisine bahşettiği gıcır gıcır mührün ve sırtındaki cüppenin verdiği sarhoşlukla, ilçeye hakim o tepede babasına göğsünü kabarta kabarta böyle demişti. Hani imkânı olsa, kasabanın girişine “Bu mülkün sınırları içindeki vatandaşların bilumum sevinçleri, kederleri ve bilhassa hapis cezaları Savcı Bey’in zimmetindedir” diye tabela astıracak bir edadaydı.

​İşin en acayip yanı, babası da bu lafı duyunca az gururlanmamıştı hani! Hangi kahvehaneye girse, çayından bir yudum çekip bastonunu yere vurur, ahaliye göğsünü gere gere anlatırdı: “Bizim oğlan tepeye çıkardı beni, ‘Baba’ dedi, ‘Şu gördüğün bütün kasaba, içindeki çoluk çocuk, eşraf, muhtar, hepsi benim hakimiyetimde!’ dedi. Anlayacağınız, koskoca ilçe bizim oğlanın iki dudağının arasında!”

​E kolay değil, kibir dediğin illet yalnız sahibini sarmaz ki; babasının da koltuklarını kabartır, ceketinin düğmelerini zorlatır. O da oğlunun gölgesinde kasabanın gizli hükümdarı gibi gezer, selamı bile bir kat daha yüksekten alırdı.

​Derken efendim, bizim çiçeği burnunda kaza amiri adliyenin koridorunda cüppesini rüzgârlayarak gezinedursun; hayat dediğimiz o büyük komedi sahnesi arka tarafta beklenmedik bir dekor hazırlıyordu.

​Hani bir kahramanlık yapsa, çetelerin tekerine çomak soksa da başına bunlar gelse bir derece…

Hayır! Bizim savcı, tamamen acemilikten, mevzuatın labirentlerinde kaybolup acımasızca bastığı bir imza yüzünden kendisini bir anda skandalın ortasında buldu. Niyeti kötü değildi belki ama tecrübesizlik işte… Bilmeden öyle vahim bir hata yaptı, bir dosyayı öyle yanlış yorumladı ki, adliyenin tıkır tıkır işleyen bürokratik çarkları bir anda onun aleyhine dönmeye başladı. Kendi yaptığı o küçük hata, büyüyüp dev bir çığ oldu; ardından gelen soruşturmalar, “işini bilmezlik” suçlamaları derken, mührü masada, cüppeyi askıda bırakıp kendini kapının önünde buldu.

​İşte o gün, en çok babasının o kabarık göğsü söndü. Kahvehanedeki ahaliye “Oğlanın hakimiyetinde” diye övündüğü kasabada, şimdi insanların yüzüne bakamaz olmuştu. Ne çete çökertmiş bir kahramanın babasıydı ne de mağdur bir masumun… Sadece bir anlık kibirle yüksekten uçup, acemice bir hatayla yere çakılan bir gencin mahcup babasıydı. Baba, oğlundan çok kendi kibrine, o içi boş böbürlenmesine yandı. Meğer o tepedeki söz, ikisinin de gözünü kör eden ortak bir sarhoşluktan ibaretmiş.

​Dile kolay, tam dört buçuk yıl… Bizim eski savcı önce bir kırtasiyede renkli fon kartonu ve silgi sattı. Müşterinin altı yaşındaki veledi “Amca bu silgi iyi siliyor mu?” diye sorduğunda, hayatında ilk defa bir hatayı silmenin ve bir iddianın doğruluğunu test etmenin ne demek olduğunu bizzat tecrübe etti. Ardından bir ayakkabıcıda tezgahtar oldu. Gün boyu milletin nasırlı ayağına çorap giydirip, delik tabanlara “Abi bu deri hafif açar, tam oturur” diye dil dökerken; meğer dünyada “hakimiyet”ten ve “hatasızlık” iddiasından başka, bir de “ayakkabı numarası” ve “ekmek kavgası” diye bir hakikat olduğunu kavradı.

​Babası da az çekmedi hani… Oğlunun tezgahta milletin ayağına eğildiğini gördükçe, o kahvedeki böbürlenişleri boğazına düğümlendi. İkisi de o dört yılda kibrin nasıl ağır bir yük olduğunu, insanın rütbesiyle değil ancak mahcubiyeti, hatasını kabul edişi ve emeğiyle insan olduğunu anladılar.

​Günün birinde, devletimizin o meşhur ve ağır işleyen çarkları bir tık daha etti. Yapılan adli hatanın tüm yönleri incelendi, savcının kastı olmadığı, acemilik ve usul hatası yüzünden bu duruma düştüğü anlaşıldı. Yıllar sonra “Sehven yapılan işlemin düzeltilmesi ve itibarın iadesine” denilerek savcıya cüppesi geri verildi.

​Bizimki yeniden adliyedeki kürsüsüne kuruldu kurulmasına ama… Artık eski savcı değildi.

​Eskiden adliye kapısından içeri giren her sanığa, her şüpheliye “yüzde yüz suçlu” gözüyle bakardı. Kafasındaki mantık basitti: “Eğer bir adam buradaysa, mutlaka bir nane yemiştir. Yememişse bile yemeye niyeti vardır, tedbiren içeri atmak lazımdır!”

​Şimdi ise önüne bir dava dosyası geldiğinde, önce dosyadaki iddialara değil, sanığın mahcup yüzüne ve ayağındaki ayakkabıya bakıyordu. Bilirdi ki en büyük hatalar, en kendinden emin anlarda yapılırdı.

​Mübaşir dosyayı uzatıp “Savcı Bey, şüpheli dışarıda, suçüstü halleri var, adam açıkça hataya düşmüş, hemen sevk edelim mi?” diye heyecanla sorduğunda, bizim savcı gözlüğünü burnunun ucuna indirip derin bir iç çekiyordu:

​“Dur bakalım mübaşir efendi, acele etme. Bu dünyada düşmek de kolaydır, hata yapmak da… İnsan bilmeden de olsa ayağını boşa basabilir. Adam suçlu mu yoksa sadece acemi bir fani mi, önce bir sor bakalım… Ayakkabısı vuruyor muymuş?”

​Eski savcı kusursuzluk taslar, kanun dağıtırdı; yeni savcı ise insanın yanılabilirliğini bilen bir bilgelik arıyordu.

​Babası mı? O da artık kahvehanede oğlundan hiç bahsetmiyordu. Sadece biri adliyeden ya da adaletten laf açacak olsa, çayından bir yudum alır, melül melül bakar ve şöyle derdi:

​“Aman ha komşular, tepeye çıkıp aşağıdakilere büyük konuşmayın. Hatasızım demeyin. Biz bir kere çıktık, tepe de bizim değildi, aşağıdakiler de… İnsanın hakim olduğu tek şey, ancak kendi haddidir!”
Kaynak: Zarife Yurt Akbaş

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.