Cem Murat Yazdı: Kuril Adaları’ndan Musul’a, Japonya ve Türkiye’nin Benzer Kaderi

Kuril Adaları’ndan Musul’a, Japonya ve Türkiye’nin Benzer Kaderi

Japonya çaktırmadan devasa bir hızla silahlanıyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan beri “Benim ordum sadece kendimi korur, kimseye sataşmam” diyen Japonya; artık ABD’nin de gazıyla uzun menzilli füzeler, kamikaze dronlar, süper hızlı hipersonik silahlar stokluyor. Çünkü yanı başındaki Çin her geçen gün devleşiyor, Rusya ise kas gösterisi yapıyor.

Japonya Savunma Bakanlığı’nın yayımladığı ve “Defense of Japan 2025’ten” devamla, son Savunma Beyaz Kitabı, Tokyo’nun savunma mimarisini kökten değiştirdiğini resmen ortaya koymaktadır.

Başbakan Sanae Takaichi liderliğindeki Japon hükümeti; geleneksel savunma hatlarını geriye çekip saldırıyı “emme” stratejisinden, tehdidi kaynağında veya Japon topraklarından uzak bölgelerde etkisiz hale getirebilecek karşı saldırı ve uzun menzilli caydırıcılık kapasitesine geçiş yapmıştır.

Tabi Japonların bu silahlanması izin verilen raddeye kadar olacak. ABE gibi nükleer silah falan söylemine geçerseniz, bir kör kurşun ile yok olursunuz.
Tam Japonya bu silahları dizip gardını alırken, Rusya Lideri Vladimir Putin beklenmedik bir hamle yaptı ve ilk kez Kuril Adaları’na ayak bastı. Oradan Tokyo’ya şu mesajı verdi: “Buralar artık benim, aklınızdan bile geçirmeyin!”

İşte bu noktada Kuril Adaları nasıl Rusya’nın olmuş diye merak edip araştırıyorum. Gördüğüm şey Musul ve Kerkük’e çökülmesi ile aynı.

Kuril Adaları ile bizim Musul ve Kerkük’ün kaderi birbirine o kadar benziyor ki… İkisi de diplomasi oyunlarının kurbanı oldu:

• Musul ve Kerkük – 1918: Biz 1918’de Mondros Mütarekesi’ni imzaladığımız gün, Musul ve Kerkük tamamen bizim ordumuzun elindeydi. Yani vatan toprağıydı. Ama antlaşma imzalandıktan hemen sonra İngilizler kurnazca bir bahane uydurdu: “Güvenliğimiz tehlikede” deyip mütarekenin sonrasında Musul’a asker sokup çöktüler.

Nihayetinde Musul-Kerkük’ü 1926 Ankara Antlaşması ile tamamen bıraktık.

• Kuril Adaları – 1945: Japonya 1945’te II. Dünya Savaşı’nda teslim olduğunu ilan ettiği gün, Kuril Adaları (Kuzey Toprakları olarak isimlendirilen kısım) Japonya’ya aitti.

Japonlar “Savaş bitti, teslim olduk” derken; fırsatçı Sovyet Rusya antlaşmanın hemen ertesi günü adalara asker çıkarıp üzerlerine çöktü. Japonya daha ne olduğunu anlayamadan Rusya orayı fiilen sahiplendi. Putin’in bugün adaya ayak basması, işte o eski çöküşün gövde gösterisi.

Türkiye ve Japonya:

Haritayı açın bakın; biri Asya’nın en doğusunda bir ada ülkesi, diğeri Asya ile Avrupa’nın tam köprüsünde. Ama benzer yaşanmışlıkları ve benzer jeopolitik konuma sahipler.

-Japonya; Çin, Rusya ve Kuzey Kore gibi üç zorlu komşunun arasında sıkışmış durumda. Türkiye ise Rusya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki cadı kazanının tam ortası

-İki ülke de ABD ile müttefik. Zaman zaman ABD ile papaz olsalar da; ABD, hem Çin/Rusya’yı Doğu’da durdurmak için Japonya’ya, hem de Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’da dengeleri korumak için Türkiye’ye muhtaç. Bu yüzden iki ülkeyle de ilişkileri sürdürmek zorunda.

-Çin Pasifik’e açılmak istiyor, karşısına Japon barajı çıkıyor. Tıpkı Rusya’nın sıcak denizlere veya Orta Doğu’ya tamamen hakim olmak istediğinde karşısında Türkiye barajını bulması gibi.

Hem Musul-Kerkük olayı hem de Kuril Adaları meselesi bize tarih boyunca değişmeyen tek bir kuralı öğretiyor: Uluslararası hukuk dediğin şey, arkasında güçlü bir ordu yoksa sadece kâğıt parçasıdır.

Eğer kendi ordun, kendi güçlü savunma sanayiin ve caydırıcı gücün yoksa; masada el sıkıştıktan ertesi gün birisi gelir toprağına çöker.

Japonya bugün tam olarak bunu anladığı için yeniden silahlanıyor. Yıllardır arkasına sığındığı “Barışçıl Anayasa” masalını bir kenara bırakıp silahlanıyor. Türkiye ise malum son yıllarda KIZILELMA’larıyla, İHA/SİHA’larıyla, yerli füzeleriyle kendi göbeğini kesmeye başladı.

Çünkü dünya artık eski dünya değil. Gücü olanın sözünün geçtiği bu yeni dönemde ne Japonya ne de Türkiye başkasının ipiyle kuyuya inilmeyeceğinin çok iyi farkında.

Ülkemiz bu konuda epey yol kat etti. Suriye’den sonra Irak’ta da ABD bölgeyi terk ediyor. Terör unsurlarına belirli bir süre tanınacak ve onlarda tarihin çöplüğünü boylayacak.

Japonya ile Türkiye’nin benzer olduğu alanlardan bazıları da, 5.kol faaliyetinin yoğun olması, arabesk müzik kültürüdür. (onlarda enka olarak geçer). İkinci Dünya Savaşı sonrası hızla sanayileşen ve kentleşen Japonya’da, köyünü terk edip Tokyo’ya gelen insanların yaşadığı yabancılaşma, yalnızlık, hüzün ve gurbet duygusu Enka müziğini doğurdu.

İki müzik türünde de hüzün, kadercilik, alkol/meyhane kültürü ve “feleğin sillesini yemek” temaları işlenir.

Rejim konusunda da hem Japonya hem Türkiye, ayrı ayrı dönemlerde de olsa Batı’nın askeri ve ekonomik baskısı karşısında ayakta kalabilmek için bazı ıslahatlar yaptı. Japonya Meiji Restorasyonu yaparken Türkiye evvela Tanzimat sonra da Cumhuriyet ile modernleşme adı altında bir çok inkılap gerçekleştirdi.

Japonlar “Wakon Yosai” (Japon ruhu, Batı tekniği) sloganıyla yola çıktı. Bizde ise Ziya Gökalp’in Türkçülük esasları son yüzyıla damgasını vurdu.

Ayrıca tıpkı bizdeki Şapka Kanunu ve Tanzimat sonrası “Fes” tartışmaları gibi; Japonya’da da geleneksel kimono ve topuz saç yerine Batılı takım elbise ve şapka giymek, “uygar/çağdaş devlet” kabul edilmenin zorunlu bir sembolü haline getirilmişti.

Ertuğrul Fırkateyni, Tokyo Camii, 1985’de Tahran’a yapılacak saldırıya Japonya’dan kalkacak uçakların yetişemeyecek olmasından ötürü oradaki Japonları tahliye eden dönemin Türkiye’si derken iki ülke arasında ayrıca bir gönül bağı da mevcuttur.

Ancak her ne kadar benzerlikler olsa da iki ülke arasındaki en büyük fark şu; Japonya çok güçlenirse eskisi gibi zalimleşir. Türkiye güçlendiği ölçüde kendi coğrafyasına umut verir, mazluma kol kanat olur.

***Sağ üstteki resimde ki dergi ile alakalı; İsviçre’de yayımlanan haftalık bir dergi olan L’Illustré’nin 2 Ağustos 1923 tarihli 31. sayısının kapağıdır. Lozan’dan 1 hafta sonra basılmıştır.
Görselde Lozan Konferansı sonrasında Türk ve Amerikan heyetlerinin görüşme anı yer almaktadır: İSmet İnönü, Dr. Rıza Nur, Joseph Grew (ABD Lozan Temsilcisi ve Bern Büyükelçisi, diğerleri de Lozan’da bulunan bazı temsilciler.

Daha sonra Joseph C. Grew, 1927 yılında ABD’nin Ankara’ya atanan ilk resmi Büyükelçisi olmuştur. Takip eden yıllarda da malum KAhire’de imzalanan Fulbbright ve Rockfeller ile imzalanan sağlık anlaşmaları ile ülkemizin ocağına incir ağacı dikilmiştir.
Kaynak: Cem Murat

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.