Cem Murat Yazdı: ABD’nin Borcunu Dünya Ödeyecek
ABD’nin Borcunu Dünya Ödeyecek
ABD’nin dünyaya açıkça ilan ettiği “Ya bizdensin ya ondan” çıkışı ve İran ile tüm ilişkilerin kesilmemesi durumunda devreye sokulacak ikincil yaptırım tehditleri, küresel piyasalarda eşi benzeri görülmemiş bir tedarik ve maliyet şokunun fitilini ateşlemiştir. Sıcak savaş cephelerinde yaşanan tıkanıklık ve ortaya çıkan maliyetler, Washington yönetimi tarafından Soğuk Savaş refleksleriyle bütün dünyaya tahmil edilmek istenmektedir. Artık mesele yalnızca ABD ile İran arasındaki bir gerilim, yalnızca Ortadoğu’daki bir enerji krizi ya da birkaç ülkeyi ilgilendiren bir yaptırım meselesi değildir. Washington’un aldığı kararların maliyeti, küresel ticaretin, enerji piyasalarının ve para sisteminin tamamına yayılmaktadır. Ancak bu stratejinin arka planında yalnızca jeopolitik hesaplar yoktur. Amerikan maliyesinin ve küresel para sisteminin tarihin en büyük matematiksel çıkmazlarından biriyle karşı karşıya olduğu gerçeği de bu tablonun merkezinde durmaktadır. ABD’nin yüksek borç, yüksek faiz ve yüksek yeniden finansman ihtiyacı arasındaki sıkışmışlığı, artık yalnızca Washington’un iç meselesi olmaktan çıkmış; doların rezerv para statüsü nedeniyle dünyanın geri kalanının da meselesi haline gelmiştir. Jeopolitik gerilimin kalbi olan Hürmüz Boğazı da bu zincirin en kritik halkalarından biridir. Resmi bir barış veya ateşkes masasının kurulamaması nedeniyle bölgede oluşan belirsizlik, boğaz hukuken kapatılmamış olsa dahi ticari taşımacılığı ağır biçimde baskılamaktadır. Askeri devriyeler, el koyma riskleri ve yükselen gemi sigorta primleri, ticari trafiğin maliyetini artırmakta ve enerji arzının güvenilirliği konusunda ciddi soru işaretleri yaratmaktadır. Küresel günlük petrol arzının yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği bu kritik damardaki her aksama, yalnızca petrol fiyatlarını değil, navlun maliyetlerinden üretim giderlerine kadar ekonominin tamamını etkileyebilecek bir zincirleme maliyet şoku yaratma potansiyeline sahiptir. Asıl problem ise enerji krizinin üzerine binen Amerikan borç çevrim maliyetidir. Salgın ve düşük faiz döneminde ihraç edilen düşük kuponlu veya sıfıra yakın faizli kısa vadeli Hazine kâğıtlarının vadeleri geldikçe, ABD Hazinesi eski borcu daha yüksek faiz oranlarıyla (%5 civarı) yeniden finanse etmek zorunda kalmaktadır. Toplam ABD kamu borcunun 40 trilyon dolar sınırını aşması ve önümüzdeki dönemde trilyonlarca dolarlık borcun yeniden finanse edilmesi gerekliliği, bu nedenle sıradan bir bilanço meselesi değildir. Yıllık net faiz ödemelerinin 1,5 trilyon dolar sınırına dayanması, Amerikan bütçesinde artık başlı başına stratejik bir harcama kalemi haline gelmiştir. Hazine, bu dağ gibi borcu çevirmek için sürekli daha fazla tahvil arz etmek zorundadır. Piyasadaki tahvil arzının artması, yatırımcının bu kâğıtları taşıması için daha yüksek getiri talep etmesine neden olduğunda, borcun çevrilme maliyeti daha da yükselmektedir. Böylece borç, faizi; faiz ise yeni borcu besleyen bir döngü yaratmaktadır. ABD’nin rezerv para avantajı bu mekanizmayı uzun süre taşıyabilmesini sağlasa da matematiği ortadan kaldırmamaktadır. Washington, kendi iç borç çevrim maliyetini yüksek faiz ve güçlü dolar vasıtasıyla küresel sisteme ihraç etmekte; Fed’in aldığı kararlar gelişmekte olan ülkelerin borçlanma maliyetlerinden sermaye akımlarına ve para birimlerine kadar dünyanın geri kalanının finansal koşullarını da belirlemektedir. Hürmüz gerilimiyle yükselen enerji fiyatları ise bu finansal baskının üzerine binmektedir. Petrolünü dolar üzerinden tedarik etmek zorunda olan ülkeler aynı anda iki ayrı maliyetle karşı karşıya kalmaktadır: Enerji faturası yükselirken, güçlü dolar ve yüksek Amerikan faizleri nedeniyle dolar cinsinden borçların maliyeti de artmaktadır. Bir tarafta yükselen enerji fiyatları üretim ve ulaşım maliyetlerini artırırken, diğer tarafta ağırlaşan finansman koşulları ekonomileri stagflasyon riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Üstelik Fed bilançosunu küçültmeye çalışırken ABD Hazinesi de piyasadan trilyonlarca dolarlık yeni finansman talep etmektedir. Küresel sermaye havuzu sınırsız değildir. Aynı sermayenin Amerikan tahvillerine, Avrupa borçlanma araçlarına, gelişmekte olan ülkelere, şirketlere ve reel varlıklara aynı anda akması mümkün değildir. ABD’nin artan borçlanma ihtiyacı küresel tasarruf havuzunun daha büyük bölümünü kendisine çektiğinde, diğer ekonomilerin finansmana erişim maliyeti de bundan etkilenmektedir. Washington’un borç problemi böylece sınırlarını aşmakta ve küresel bir finansman maliyetine dönüşmektedir.
🔴…fakat resmi yalnızca ABD üzerinden okumak da eksik bir tablo ortaya çıkaracaktır. Küresel faiz ve enerji cenderesinde Asya ile Amerika arasında sıkışan Avrupa, kendi yapısal sorunlarıyla bu şoka zaten zayıflamış bir ekonomiyle yakalanmaktadır.
Avrupa’nın problemi yalnızca yüksek enerji fiyatları veya yüksek faiz değildir. Daha derinde, rekabet gücünü, üretim kapasitesini ve kamu maliyesini aynı anda koruyabilme problemi vardır.
Almanya bunun en çarpıcı örneğidir. Avrupa’nın sanayi motoru olarak kabul edilen Almanya’nın reel milli gelirinin 2025 sonunda hâlâ 2019 seviyelerinde bulunması, altı yıllık dönemde büyümenin ne kadar zayıfladığını göstermektedir. İhracatın üst üste gerilemesi, enerji maliyetlerinin yüksek seyretmesi ve bürokratik yüklerin üretim kararlarını zorlaştırması, Alman sanayisini giderek daha fazla dışarıda üretim yapmaya itmektedir.
Almanya’nın karşı karşıya olduğu temel sorun tam da budur: sermaye kıtlığından çok üretim maliyetinin yüksekliği ve eski ekonomik modelin yeni dünyanın koşullarına uyum sağlayamaması.
Fransa ise farklı bir yoldan aynı çıkmaza yaklaşmaktadır. Almanya büyüme üretmekte zorlanırken Fransa, kamu harcamaları üzerinden ekonomiyi canlı tutmaya çalışmaktadır. Bütçe açığının GSYH’nin yüzde 5,5’ini aşması ve kamu borcunun yüzde 110’un üzerine çıkması, Paris’in mali hareket alanını daraltmaktadır.
Sosyal transferlerin bütçe içerisindeki ağırlığı ve devam eden toplumsal protestolar, kamu maliyesini esnek olmaktan uzaklaştırırken, sanayinin dönüşümü için ihtiyaç duyulan yatırımların önünde de önemli bir engel oluşturmaktadır.
Bir tarafta üretim gücünü kaybeden Almanya, diğer tarafta mali alanı daralan Fransa vardır. Avrupa’nın iki temel ekonomisi farklı kanallardan aynı yapısal tıkanıklığa sürüklenmektedir.
Tam bu noktada Türkiye’nin konumuna bakmak gerekir. Avrupa durgunluk ve mali kilitlenme yaşarken Türkiye, iç tüketim dinamiği ve imalat sanayisinin esnek yapısı sayesinde yüzde 3-4 bandında pozitif büyüme ivmesini koruyabilmektedir.
Hürmüz krizinin yükselttiği navlun maliyetleri ve Çin-ABD ticaret savaşlarının küresel tedarik zincirlerini yeniden şekillendirmesi, Batı pazarlarına yakınlığı ve üretim çeşitliliği sayesinde Türkiye’yi kritik bir tedarik üssü haline getirebilecek koşullar oluşturuyor.
Türkiye’nin bir başka avantajı da enerji ve sanayi politikalarında Avrupa kadar katı bir yapıya sahip olmamasıdır. Türkiye’nin daha esnek üretim yapısı, farklı enerji kaynaklarına erişimi ve Avrupa pazarlarına lojistik yakınlığı, küresel şoklar karşısında sanayiciye Avrupa’daki rakiplerinden daha fazla hareket alanı sağlayabilir.
Bu avantajın kalıcı bir rekabet gücüne dönüşüp dönüşmeyeceği ise Türkiye’nin kendi mali ve para politikalarını nasıl yöneteceğine bağlıdır.
Sonuç itibarıyla Avrupa, ABD’nin finansal baskısı ile Çin’in üretim gücü arasında, “20. yüzyıl yöntemleriyle 21. yüzyılı yönetmeye çalışan” yaşlı bir kıtaya dönüşme riskiyle karşı karşıyadır.
Türkiye ise bütün enflasyonist baskıya rağmen esnek üretim kapasitesi, genç ve dinamik iç pazarı ve lojistik avantajları sayesinde bu sıkışmanın ortasında canlı kalabilir. Ancak bunun için küresel konjonktürün Türkiye’ye sunduğu fırsatların içeride doğru politikalarla desteklenmesi gerekir.
ABD borçlanma maliyetini yükselttikçe dünyanın geri kalanı bu maliyeti faiz, kur ve enflasyon kanalları üzerinden taşımaya devam edecektir. Türkiye’nin yapması gereken ise bu maliyetin altında ezilmek yerine, küresel sermaye ve üretim akımlarındaki değişimden kendi lehine bir alan açmaktır.
Bu noktada para politikasının önündeki en kritik mesele faiz oranının kendisinden önce, TL likiditesinin nereye gideceğidir. Cazip ve güvenli TL yatırım enstrümanları oluşturulmadan gerçekleştirilecek erken ve sert bir faiz indirimi, geçmişte tecrübe edildiği üzere TL hızla dövize gitmiş, döviz KKM ile bağlanmış lakin nihayetinde de konut ve araç piyasalarına yönelerek, finansal varlık fiyatlarında balon oluşumuna neden olmuştur.
Bu nedenle faiz indirimi tek başına bir hedef olarak görülmemeli; TL’nin sistem içerisinde güvenle tutulabileceği yeni bir finansal mimariyle birlikte ele alınmalıdır.
TL’nin güvenle park etmesi ve doğrudan tüketime ya da spekülasyona kaymaması için Enflasyona Endeksli Devlet Tahvilleri (TÜFE-E), BOTAŞ, THY, Karayolları gibi dev kamu yatırımlarının veya büyük altyapı projelerinin gelirlerine endeksli TL bazlı senetler (GOS), Altın/Döviz Korumalı TL Borçlanma Araçları gibi yeni nesil finansal ürünler geliştirilmelidir.
Amaç, vatandaşın elindeki TL’yi fiziki dövize, altına, konuta veya otomobile yönlendirmek yerine, Türkiye ekonomisinin finansmanında kullanılabilecek nitelikli finansal araçlarda tutabilmektir. Böyle bir sistem kurulabilirse vatandaşın tasarrufu yalnızca korunmuş olmaz; aynı zamanda reel sektörün ve kamu yatırımlarının finansmanına da yönlendirilmiş olur.
Gayrimenkul Yatırım Fonları (GYF) ile ihracatçı ve üretici şirketlerin TL borçlanma araçları da bu finansal mimarinin önemli parçaları haline getirilebilir. TL sermayenin fiziki varlık spekülasyonuna yönelmek yerine üretim, ihracat ve altyapı yatırımlarına aktarılması sağlanabilirse, faiz indirimi yalnızca kredi maliyetini düşüren bir para politikası hamlesi olmaktan çıkar ve reel ekonominin finansmanını güçlendiren bir araca dönüşür.
Bunun yanında faiz geliri yerine şirketlerin gerçek performansına, üretimine ve kârlılığına ortak olmayı sağlayan borsada katılım endeksine kote şirketler, düzenli temettü ödeyen ve döviz girdisine sahip ihracatçı sanayi şirketleri ile Borsa Yatırım Fonları (BYF) de daha fazla teşvik edilmelidir.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha düşük faiz değildir. Türkiye’nin ihtiyacı, TL tasarruf sahibine “paranı burada tut, çünkü burada değer üreten ve seni koruyan seçenekler var” diyebilecek bir finansal sistemdir.
Küresel sistemde yaşanan kırılmanın bize gösterdiği gerçek tam da budur: Enerji güvenliği, para güvenliği ve finansal güven birbirinden bağımsız değildir. ABD kendi borç maliyetini dünyanın geri kalanına ihraç ederken, Avrupa üretim gücünü korumaya çalışmakta, Çin üretim üstünlüğünü genişletmekte ve Türkiye bu üç büyük gücün arasındaki yeni dengede kendisine alan açmaya çalışmaktadır.
Önümüzdeki dönemde kazananlar yalnızca en fazla paraya sahip olanlar değil, parayı güven içinde tutabilecek, üretime dönüştürebilecek ve küresel şokları fırsata çevirebilecek finansal mimariye sahip olanlar olacaktır.
Kaynak:Cem Murat
- Cem Murat Yazdı:ABD’nin Borcunu Dünya Ödeyecek - Ağustos 25, 2026
- Enver Hamzaoğlu Yazdı:Din, alışkanlık değildir. Din, merasim hiç değildir. Din, söylediğin sözün ne anlama geldiğini bilmek ve onun gereğini yaşamaktır - Ağustos 25, 2026
- Vehbi Karakaş Yazdı: Sağlıklı Beyin ve Huzurlu Kalp İçin İşte Bir Tefekkür Sporu - Ağustos 25, 2026

