Dr. Osman Çakmak Yazdı: Kader İnancı

Kader İnancı
Daha ilkokul yıllarında Din Derslerinde imanın şartı anlatılırken Kader inancını duyunca ‘Bu da neyin nesi?’ demiştim. Kibir okyanusunda boğulmamamız için atılan bir can simidiymiş, imanın olmazsa olmazlarındanmış! İnsan yaptığı yanlış işlerde kendi nefsinin sorumlu olması için cüzi irade; sevap ve güzelliklerinin sahibi olmadığını (Allahın ihsanı ve lütfu) anlaması için Kader akideye (imanın altı şartından birisi) dahil olmuş.
O zamanlar pek idrak edememiştim bu derin mevzuyu.
Bu ‘anlama’ işini de meşhur ‘benlik’ duygumuzla hallediyormuşuz meğer. Şu ‘ene’ dediğimiz “terazi”, içimizde bir tür ölçü birimi gibi sanki. Peki bu ‘ene’ neyin nesiydi
Ne din dersi kitaplarında ne de o klasik İslam öğretilerinde bu ‘ene’ ve kader konularına dair içimi ferahlatan bir bilgiye rastlayamadım maalesef. Hatta ahirete dair o ‘tevhid’ dedikleri birlik konusuna bile şöyle doyurucu bir açıklama bulamamıştım. Daha o minicik, toy yıllarımda anlamıştım din öğretiminin “acziyetini’ görüyordum.
Belli ki millet artık o eski, tozlu anlatımlarla tatmin olmuyordu, inançları da sallantıdaydı. Çağın dertleri belliydi; kanseri aspirinle tedavi etmeye kalkmak gibi bir şeydi bu!
Malumat deseniz dağlar kadar vardı, ama çağımızın o ‘acayip’ sorularına cevap verecek, ‘işte budur!’ diyeceğimiz bir içerik göremiyorduk. Sanki kitaplarda yemeğin tarifi vardı ama o nefis yemeğin kendisi ortada yoktu!
İşte o yıllarda kafamda bir şimşek çaktı: Bilimle dini şöyle harmanlayıp, akıl ve mantıkla, ispatla anlatmak gerek! Akıl delil olmadan nasıl inanacaktı?
Derken, hayatıma Risale-i Nur eserleri girdi… İşte o an dedim ki, ‘Bu kitaplar tam da bu çağın tefsiri, ruhumuzun manevi ilacı!’
Hatırlıyorum da, babam ‘dinini öğrensin’ diye beni ilkokuldan sonra bir kış boyu Şarkışla’daki Kuran kursuna göndermişti. İyi niyetliydi tabii. Ama hoca sağ olsun, dini değil sadece Kuran okumayı öğretiyordu!
Ne var ki, köyden şehire gelince kütüphanenin büyülü dünyasını keşfettim. Onca kitap okudum, zihnim de haliyle daha materyalist ve seküler fikirlerle doldu taştı.
Şimdi bakıyorum da, gençlik arasında deizm, ateizm falan filan, böyle bir ‘inançsızlık modası’ yayılıyor. Bence bunun baş sorumluları, başta Diyanet ve Milli Eğitim olmak üzere, Risale-i Nur’u yeterince ‘servis’ etmeyen yetkililer. Oysa Bediüzzaman, İmam-ı Gazali’den İbn-i Arabi’ye, oradan Mevlana’ya uzanan o koca İslam alimleri zincirinin çağımızdaki bir halkası bence. Diyanet’in yapması gereken, onu da bu çağın İmam-ı Gazali’si gibi görmek. Benim naçizane fikrim, kendisi bu asrın ‘yenileyicisi’dir. Geçmişin ‘kılıçlarıyla’ bugünün ‘tanklarına’ karşı koymak abesle iştigal! Nasıl ki İHA’lara, SİHA’lara sahip çıkıyoruz, çağımızın fikri ihtiyaçlarına da modern çözümler üretmeliyiz.
Diyanet İşleri Başkanlığı sağ olsun, bazı Risale-i Nur eserlerini kendi yayınları arasında bastı (Cumhurbaşkanımızın ve Mehmet Görmez hocamızın bunda büyük emeği oldu). Ancak artık hutbelerden vaazlara kadar tüm dini söylemlerde o muhteşem ‘kainat kitabının’ da sayfaları açılmalı, ispat ve hakikat dili kullanılmalı. Özellikle din dersi kitaplarının tevhid ve kelam bölümleri bu yeni bakış açısıyla yeniden yazılmalı, ‘yemeğin sadece tarifini değil, lezzetini de’ sunmalı!”
….
Her ne ise, biz konumuza dönelim.
Kader meselesi ne garip bir şekilde anlaşılıyor! İnsan bütün iyilikleri kendi eseri sanıyor, oysa o iyiliği yapmasına imkan veren her şey ona bir lütuf olarak sunulmuştur.
Mesela arının ene duygusu ve nefsi olsaydı nefsi ona şöyle fısıldayacaktı:
“Sen kilometrelerce uçtun, binlerce çiçeği dolaştın. Ne muhteşem şeyler yapıyorsun. İnsan oğlu bile bunca teknolojisi ile bunu yapamıyor.
Halbuki arı hal dili ile şunu söylüyor aslında: “Bu balı ben mi yaptım sanıyorsun? Bana bu sanatı öğreten, peteğimi inşa eden, çiçeklerin özünü sunan Rabbime hamd olsun!” Baharı getiren, çiçekleri açtıran O. Benim ne cüretim var ki gururlanayım? Ben O’nun eseriyim, O’nun mülküyüm.
O arı bilir ki karasinek de aynı gökyüzünde uçar ama ondan bal çıkmaz. Kanatlarını da, uçtuğu sonsuz boşluğu da veren O’dur. Bal yapmak için her türlü şartı ince ince programlayan Allah’tır. Arıya düşen, o tembel bekleyişi bırakıp uçmaya niyetlenmektir. Gerisi ilahi bir sanattır, Rabb’in eşsiz bir lütfudur. Tıpkı insanın “dün” icat ettiği uçağın, arının “doğduğundan beri” yaptığı uçuşun yanında ne kadar acemi kaldığı gibi.
Uçmaktan bal yapmaya kadar her şey, ilahi bir nakış, Rabbani bir ihsandır. Arının kendi hüneri değil, ilahi bir tecellidir.
Bilim insanları da, Bediüzzaman’ın ifadesiyle “mülhem keşşaflar”dır. Arı nasıl ilhama mazhar ise, onlar da bir başka yolla bu ilahi feyze nail olmuşlardır. Öyleyse, yaptıkları keşiflerle göklere çıkmak yerine, bu gerçeği düşünüp, “Bu akıl kimin?” diye sormalı ve şükretmelidirler. Dünya işlerindeki başarılarımız gibi, kulluk görevlerimiz ve ebedi saadetimize yönelik amellerimiz de bize bahşedilen yetenekler ve sunulan imkanlarla gerçekleşir. Bizim payımız, “yapmaya niyet etmek” kadar azdır.
Şu hale bakın ki, dinin direği olan namaz gibi en büyük hayırlarda bile bizim hissemiz ne kadar küçüktür! Allah emretmiş,
Peygamberimiz nasıl kılınacağını öğretmiş, secde ettiğimiz yeryüzü O’nun mülkü, zamanı döndürüp namaz vaktini getiren O, abdest aldığımız su O’nun, okuduğumuz kelimeleri fısıldayan hava O’nun. Tükürük bezlerimiz çalışmasa tek bir harf çıkaramayız.
Okuduğumuz Kur’an ayetlerini O indirmiş, bunları idrak edecek bir ruh ve namaza uygun bir beden vermiş. Bütün bunlar bizim irademizle olmadı. Geriye ne kaldı? Sadece “namaz kılmaya karar vermek” ya da “kılmamayı seçmek”. İşte insanın cüzi iradesine düşen pay bu kadar sınırlıdır. Bu yüzden ibadetlerimizle övünmek abestir, sadece bu şerefe nail olduğumuz için şükretmek gerekir. Ruhumuz, aklımız, hafızamız böyle bir programla yaratılmamış olsaydı, ne ibadet edebilir ne de bir keşif yapabilirdik. Aynı şey bedenimiz için de geçerlidir.
Bir zamanlar okuduğum bir yazıdaki “başparmak olmazsa medeniyet olmazdı” ifadesi ne kadar doğru bir hüküm. Ama asıl soru şuydu: O başparmağı o kadar ustaca yaratan kimdi? İşte kaderin sırrı burada gizli.
Bütün buluşlar, sanatlar bir yönüyle o başparmağa bağlıdır. Ama o da diğer parmaklarla birleşince anlam kazanır. Peki, o parmakları yan yana getiren irade kimin?
İyi işlerde cüzi irademizin hem hiç payı yoktur hem de her şey ondadır! İnsan cüzi iradesini kullanmasa hiçbir şey yapamaz, olduğu yerde çakılı kalır. Ama hayır ve şer konusunda “yürüme” örneğini hatırlayalım. Yürümeyi dileyen, isteyen ve adımlarını atan insandır. Ancak bu dilemenin ötesinde ayakları yaratan, kasları çalıştıran, dengeyi sağlayan kimdir? Bütün fiilleri yaratan Allah’tır. İnsan, kendisine verilen en büyük hediye olan iradeyi yanlış yerde kullanırsa, sorumluluk ona aittir. İşte bu noktada cüzi irade hatırlanır ve suçu kadere yüklemek büyük bir yanılgıdır. İyilikler Allah’ın kötülükler ise bizim eserimiz olur.
Manevi olarak gelişmemiş insanlar için kader, geçmişteki acıların ve musibetlerin merhemi olmaktadır. Yoksa gelecekteki günahların ve tembelliklerin maskesi değildir. Manevi olarak yükselmiş, olgun insanlar ise kadere tam bir teslimiyet içindedirler. Onlar çoğu işlerini ilahi bir ilhamla yaparlar.
Mevlana Hazretleri bu durumu denizde yüzen bir insanla, denize düşmüş bir saman çöpünün hareketine benzetir.
Birincisinin hareketi kendindendir, ikincisini ise dalgalar sürükler.
Biz avam için kader, geçmişteki olumsuzluklar karşısında “keşke”lerle kıvranmak yerine, “belki de bunda bir hayır vardır” diyerek teselli bulmaktır. Kaçırılmış bir fırsat için ömür boyu üzülmek beyhudedir. Bir kazada yaralanan kişi, “şöyle olsaydı böyle olurdu” diye hayıflanmak yerine, bunun kaderin bir cilvesi olduğunu bilir ve şifa arar. Çünkü olan olmuştur ve geri dönüşü yoktur.
Ancak insan, işlediği günahlar için ve geleceğe dair konularda kadere sığınamaz. Günahları için tövbe kapısı açıktır ve öncelikle oraya yönelir. Eğer günah başkasının hakkına tecavüz ise, o hakkın ödenmesi farzdır.
Geleceğe gelince, insan kaderin perdesini aralayamadığına göre, cüzi iradesini kullanmak mecburiyetindedir. Üzerine düşeni yaptıktan sonra tevekkül edebilir, tembelce oturamaz.
İyilikleri isteyen de yaratan da aynı Kaynaktır: İlahi rahmet ve kudret. Anne rahminde bize verilen her bir yetenek bir sorudur ve bu dünyada cevabını buluruz. Ayaklar yürümek için bir sorudur, yollar cevabıdır. Mide rızık için bir sorudur, sofralar cevabıdır. Göz görmek için bir sorudur, alem cevabıdır. Kulak işitmek için bir sorudur, sesler cevabıdır.
İşte bütün bu sorular da cevaplar da O’ndandır. İşlediğimiz her iyiliği O emretmiştir ve onu yapmamız için gerekli her şeyi O yaratmıştır.
Kötülüğü kazanmak kötüdür, kötülüğü yaratmak kötü değildir. Ateşin yaratılışında sayısız fayda vardır, bütünü hayırdır. Ama birisi elini ateşe sokarsa zarar görür ve “Ateş kötüdür!” diyemez. Çünkü ateş sadece yakmak için yaratılmamıştır. İnsan kendi tercihiyle o hizmetkarı düşman eder. Şerler olmasaydı dünya imtihanı olmazdı ve cennetin değeri anlaşılmazdı.
Kader, gerçek sebeplere bakar ve adaletle hükmeder. İnsanlar ise görünen sebeplere göre yargılar ve kaderin adaletinde zulme düşerler. Bize göre bir musibet şu yüzden olmuştur deriz, oysa o olayın gerçek hikmeti ilahi takdirin derinliklerinde saklıdır ve bizim sınırlı aklımız onu idrak edemez. Kader konusundaki birçok tartışma da bu noktadan doğar. Sınırlı akıl, sonsuz hikmetleri kavrayamaz. Bu konuda boş konuşmak zarardan başka bir şey getirmez.
İlim maluma tabidir, malum ilme tabi değildir. Yani bizim bilgimiz var olan şeylere göre şekillenir, var olan şeyler bizim bilgimize göre şekillenmez. Kader de böyledir, bizim sınırlı algımıza göre değil, ilahi ilme göre tecelli eder.
Sonuç olarak, kader inancı hem kibir zincirlerini kırar hem de musibet denizinde bir liman olur. Ancak bu inanç, günahlarımıza mazeret ve geleceğimize pranga olmamalıdır. İnsan, cüzi iradesini hayır yolunda bir araç gibi kullanmalı ve nihai takdiri sonsuz ilim ve hikmet sahibi olan Rabbine bırakmalıdır. İşte o zaman, o Kader denklemin sırrını çözmeye bir adım daha yaklaşmış oluruz.
Kaynak: Dr. Osman Çakmak

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.