Dr. Osman Çakmak Yazdı: Bal Tutan Parmak: Bozuk Düzen
Bal Tutan Parmak: Bozuk Düzen
Düzenin Başındakini Değiştirmekle, Düzeni Değiştireceğini Sanmak cahilane bir düşünce deyince
Genç meslektaşım şunu dedi: “Hocam, ama çoğu insan bu düzenin başındaki kişiyi değiştirsek gerçekten işler düzelir? düşüncesinde ama” dedi.
Şöyle devam ettim:
– Evet avam insan genelde görünüşe bakar, perde arkasını göz ardı eder. Araba motoru bozuksa şoför ne yapabilir? Araba gitmiyorsa suçu şöförde bulur.
Kuralları, çıkar ilişkileri ve zamanla normalleştirdiği yanlışlarla kendini sürekli yeniden üreten bozuk bir yapıdan adil sonuçlar beklemek, sorunu yanlış yerde aramaktır.
Dolayısıyla asıl yanılgımız “Kim gelsin?” sorusuna fazla odaklanıp “Nasıl bir düzenin içindeyiz?” sorusunu es geçmemizdir. Çünkü sadece baştakini değiştirerek sistemin düzeleceğini sanmak, bozuk düzeni görünmez kılan en büyük yanılgıdır.
🍯 Parmak Mı, Kovan Mı?
Olay malum. Küçük yatırımcının birikimini yatırdığı fonlar çöktü. Eski bir Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı hakkında bu süreçten büyük kazanç sağladığı iddia edildi ve kendisi görevlerinden istifa etti. İddiaları yargı çözecek. İddia ayrı, sabit suç ayrıdır. Bu yazının derdi o dosya değil.
Önce ben de meseleye kişiler üzerinden baktım. Bir isim, ardından bir başkası, eski dosyalar… Sonra fark ettim ki liste uzadıkça hiçbir şeyi açıklamıyor. İsimler değişiyor, hikâye aynı kalıyor.
Atalarımız “Bal tutan parmağını yalar” demiş. Söz ilk bakışta insanı mazur gösteriyor: Fırsat bulan herkes yapar. Oysa sözün asıl sorusu parmakla değil kovanla ilgili. Balın kayıt tutulmadan ve kimseye hesap verilmeden elden ele dolaştığı bir kovanda parmak yalamak istisna olmaz, usul olur.
İktisatçılar buna sömürücü kurumlar diyor. Bu düzende kurallar, ürünün üretene değil dar bir halkaya akacağı şekilde kurulur. Sadakat liyakatten, yakınlık ehliyetten daha değerlidir. Gemi yürüdükçe kaptana nereye gittiği sorulmaz.
“Herkes böyle değil” diyen haklıdır. Bu tartışmada en sert sözlerin bir kısmı iktidarın kendi çevresinden geldi. “Makam kişisel zenginleşme aracı olamaz” diyenler de, “Hz. Ömer’in adaleti” isteyenler de o çevredendi. Demek ki düzen tamamen kapalı değil. Yine de şu görülmeli: Bu düzende dürüst insan var ama dürüstlüğün bir bedeli var. Torpil istemeyen bekletilir, itiraz eden kenara itilir, eğilmeyen yükselemez.
Dürüstlük yasak değil. Sadece pahalı.
🎭 Dili Bizden, Terazisi Başkasından
Burada bir çelişkiye takıldım. Kurumlarımızın taklit olduğunu, hukukun, siyasetin ve mektebin şeklen ithal edildiğini söyleyip duruyoruz. Peki bu düzenin kalkanı neden hep yerli malı? Neden en çok muhafazakârlığın ve dinin kelimeleri kullanılıyor?
Bence cevap bir çifte yabancılaşmada. Kurumun kabuğu dışarıdan alındı: binası, tabelası, yönetmeliği. İçeride ise kendi geleneğimizin özü boşaltıldı, geriye sadece dili kaldı. Kabuk başkasının, dil bizim. İkisini birbirine bağlayan terazi ise kimsenin değil.
Kutsalın başına gelebilecek en ağır şey dışlanması değil, kullanılmasıdır. Dışlanan kutsal hiç değilse kendisi olarak kalır. Kullanılan kutsal ise kalkana dönüşür. “Hz. Ömer’in adaleti” sözünün bu günlerde hem en doğru hem en yıpranmış cümle olması bundandır.
Bir asır önce Şam’da okunan bir hutbe, bu coğrafyanın hastalıklarını sayarken iki tanesini yan yana koymuştu: doğruluğun sosyal ve siyasi hayatta ölmesi ve himmetin (gayret, yöneliş) şahsi menfaate hapsedilmesi. Teşhis yüz on beş yaşında ve hâlâ geçerli.
🏫 Kimlik Kurmayan Mektep
Bu düzen insanı ne zaman yakalıyor? Bence çok erken, mektepte.
Mektep bilgi, diploma ve meslek veriyor. Ama “Sen kimsin, neyin emanetçisisin?” sorusunu cevapsız bırakıyor. Kimliği kurulmamış insan iki yoldan birine düşer. Başka ölçüsü olmadığı için çarkın dişlisi olur. Ya da ölçüsü çarka uymadığı için dışarıda kalır.
Mümtaz Turhan bunu altmış yılı aşkın bir süre önce söylemişti: Bir medeniyetin kabuğu alınıp ruhu alınmazsa ortaya ne o ne bu olan bir hâl çıkar. Ayakkabıyı ayağa göre değil vitrine göre seçmek gibi. Ayakkabı parlak durur ama insan yürüyemez.
Yine de bir düzeltme yapmam gerekiyor. “Her şey ithal” demek kolay ama eksik. Hesap sorma, emanet, liyakat ve kul hakkı dışarıdan gelecek kavramlar değil. Eski siyaset kitaplarımızda adalet dairesi diye bir halka vardı: Devlet askerle, asker malla, mal halkla ayakta durur. Halkı ayakta tutan ise adalettir. Halka bir yerinden kırılırsa bütün daire çöker.
Eksik olan ölçü değil. Ölçü var ama kurumların içine işlenmemiş, kürsülerde kalmış.
⚖️ “Bunu Nereden Buldun?”
Hz. Ömer’e nispet edilen en meşhur sorulardan biri, valilerine sorduğu şuydu: “Bunu nereden buldun?” Vali görevdeyken zenginleştiyse, servetinin kaynağını göstermek ona düşerdi.
Bunun daha eskisi de var. Efendimiz (s.a.v.), zekât toplamaya gönderdiği bir görevli dönüp “Bu sizin, bu da bana hediye edildi” deyince minbere çıkmış ve şöyle sormuştu: “Babasının ya da anasının evinde otursaydı, bakalım ona hediye gelir miydi?” Makamın getirdiği kazancın makama ait olduğu bundan daha sade anlatılamaz.
Kur’an, ölçüde ve tartıda hile yapanlara “Veyl” diye başlayan bir sure ayırır (Mutaffifîn, 1–3). Hile en çok, teraziyi tutan el ile tartılan malın sahibi aynı kişi olduğunda kolaylaşır.
Somut olarak neler istenebilir?
Makam sahibinin mal varlığı ve işlemleri görev süresince ve görevden sonra bir süre kamuya açık olsun. “Bunu nereden buldun?” sorusu bir kuruma dönüşsün.
Denetleyen, denetlediğine bağlı olmasın. Gördüğü hâlde susan da hesabın içine girsin.
Partiler, kendi mensupları hakkında ciddi bir iddia çıktığında önce kalkan kurmasın, yargının yolunu açsın.
Mektep, diplomayla birlikte bir ölçü de versin: Emanet ehline verilir (Nisâ, 58).
🌱 Sözün Özü
: “Herkes kızıyor ama kimse şaşırmıyor.”
Belki yapılacak ilk iş, şaşırmayı yeniden öğrenmek. Balın kayıtsız dolaştığı bir kovanı normal saymamak. Parmağa kızarken kovanı unutmamak.
Hırsızın sağcısı solcusu olmaz. Adalet makama ve partiye göre değişiyorsa adalet değildir. Kişiler gelip geçer. Kovanın düzeni değişmedikçe bal yine aynı parmaklara bulaşır.
🧠 Notlar
Sömürücü kurum: ürünü üretene değil dar bir halkaya akıtan düzen · Çifte yabancılaşma: kabuğu ithal, özü boşaltılmış kurum · Himmet: gayret, yöneliş · Adalet dairesi: devleti ayakta tutan halkanın adaletle kapanması · Emanet: makamın sahibine değil halka ait olması
.
📚
“Herkes böyle” denmiyor. Bu düzenin içinde dürüstlüğünü koruyan ve bunun bedelini ödeyen çok insan var. Yazı onları suçlamıyor, neden bu kadar yalnız kaldıklarını soruyor.
📝 Dipnot
“Sömürücü kurumlar”: Daron Acemoğlu ve James A. Robinson, Ulusların Düşüşü (Doğan Kitap, 2013; asl. Why Nations Fail, 2012). Yazarlar ülkelerin zenginliğini ve yoksulluğunu coğrafyadan çok kurumlarla açıklar. Kapsayıcı kurumlar herkese fırsat tanır, sömürücü kurumlar kaynağı dar bir seçkin halkaya aktarır. Bu çalışmaları 2024 Nobel İktisat Ödülü’yle (Simon Johnson ile birlikte) taçlandırıldı.
“Şam’da okunan bir hutbe”: Hutbe-i Şâmiye (Emevî Camii, 1911). Hutbe, İslâm dünyasını geride bırakan altı hastalık sayar: ümitsizlik, doğruluğun sosyal-siyasi hayatta ölmesi, düşmanlığa muhabbet, birlik bağlarını bilmemek, istibdat ve himmetin şahsi menfaate hasredilmesi.
“Mümtaz Turhan”: Garplılaşmanın Neresindeyiz? (1959); ayrıca Kültür Değişmeleri (1951). Turhan’a göre Batılılaşmayı kıyafet, bina ve kurum gibi dış unsurların taklidine indirgemek bir kültür boşluğu doğurur. Asıl mesele ilim ve zihniyettir.
“Adalet dairesi”: Başta Kınalızâde Ali Efendi’nin Ahlâk-ı Alâî’si (1565) olmak üzere Osmanlı siyasetnamelerinde sekiz kısa cümleden oluşan bir halka (daire-i adliye) olarak geçer. Adaletin devletin süsü değil taşıyıcı kolonu olduğunu anlatır.
“Bunu nereden buldun?”: Hz. Ömer’in valilerinin servetini denetlediği ve görevde elde edilen fazlayı hazineye aldığı rivayetler İbn Sa’d’ın et-Tabakâtü’l-Kübrâ’sı gibi erken kaynaklarda geçer. Rivayetlerin ayrıntıları kaynaktan kaynağa değişir. Buradaki soru, lafzı değil mânâyı aktarıyor. Sorunun Kur’an’da da bir yankısı var: Hz. Zekeriyya, Hz. Meryem’e “Bu sana nereden?” diye sorar ve helal rızkın cevabı hazırdır (Âl-i İmrân, 37).
“Babasının ya da anasının evinde otursaydı”: İbnü’l-Lütbiyye hadisi (Buhârî, Hibe ve Ahkâm; Müslim, İmâre). Görevlinin makamı sebebiyle aldığı hediyenin kendisine değil kamuya ait olduğunu gösteren temel delildir. Bugünkü “çıkar çatışması” kavramının erken ve berrak bir örneğidir.
Âyetler: Nisâ 4/58: “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” Mutaffifîn 83/1–3: Alırken tam, verirken eksik ölçenleri kınar.
#adalet #liyakat #emanet #yolsuzluk #kurumlar #kimlik #eğitim #hesapverebilirlik
Kaynak: Osman Çakmak

