Ercan Çiftçi Yazdı: Başörtüsü Üzerindeki Kolektif Histeri
BAŞÖRTÜSÜ ÜZERİNDEKİ KOLEKTİF HİSTERİ
Başörtü üzerinden konuşmalar gittikçe ahmakça sözlere döndü. Yok başörtülü şöyle yaptı, yok başörtülü böyle yaptı… yok başörtüye en büyük zulmü başörtülü yaptı falan filan, linç kültürüne bak.
Bugün başörtüsü, hem dışarıdan gelen sistematik bir itibarsızlaştırma operasyonuyla hem de içeriden yükselen acımasız bir linç kültürüyle karşı karşıyadır.
Bazı odakların başörtüsünden kaynaklanan rahatsızlıkları sebebi ile herhangi bir olayda öncelikli olarak başörtüsü istismar edilerek gaddarca bir linç kültürü yürütülüyor. İşin en acı tarafı ise Müslümanların da bu kınama tuzağına düşerek kendi insanını “başörtüsü” üst dilini kullanarak acımasızca yargılamasıdır.
Bu kör öfke, en çok gençlerin örtüden uzaklaşmasına ve başörtüsünün büsbütün yerle yeksan edilmesine hizmet ediyor. Yanlışı failinden koparıp bir inancın bütününe saldırmak ya da hak savunuculuğu adı altında kendi insanını acımasızca ezmek, savunulduğu iddia edilen değerlerin sahiplerinin bizzat kendi ayaklarına sıkmasından başka bir şey değildir. Bu linç kültürü o kadar tatlıdır ki, sureti hak maskesi yaptıkları zulmün hatta İslam düşmanlğının vicdanda tesellisi olmaktadır.
En ufak bir sarsıntıda yapayalnız bırakılan suça bulaşmamış kadınlar, kolektif bir histerinin ve şovmenliğe dönüşmüş bir ahlak bekçiliğinin doğrudan kurbanı haline getirilmektedir. Eleştirinin üst dili başörtü olamaz, bu mantıkla açık falan kişi şöyle yaptı diye konuşanı hiç gördünüz mü? Ahmakça ama o başörtülü falan diyenler bilfiil zalimin ta kendisidir. Çünkü piyasada yaşanan linçlerin çoğunda hatta tamamında mevzu örtünme ile ilgili değildir..
Kaynak: Ercan Çiftçi


Çok Şükür Dersimiz Boş Geçmiyor.
Öğretmen, buz gibi Coca-Cola şişesinin kapağını “fıss” diye açtı.
Derin bir nefes alıp o siyah, asitli sıvıyı tüm sınıfın gözü önünde, adeta bir zafer edasıyla yudumladı. Şişeyi masaya koyarken, koridorda kendisine boykotu ve Filistin’deki mazlumları hatırlatmaya çalışan meslektaşlarına dönüp müstehza bir gülümsemeyle cevap verdi:
—“Ben sizin gibi düşünmüyorum kardeşim! Özgür irade, serbest piyasa!”
Okulun koridorlarında kısa bir duraksama oldu. Hizmetli Rıza Efendi elindeki paspasa biraz daha sıkı sarıldı. Tarih Öğretmeni Niyazi Bey gözlüklerini burnunun ucuna indirip derin bir “Cııızzz” çekti.
Devir değişmişti. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni Şermin Hanım, 26 yaşında, diplomasını yeni almış, başındaki eşarbı en son moda tekniklerle tutturmuş bir kadındı. Ona göre öğretmenlik, sabah dokuz akşam altı arasında icra edilen bir memuriyetti. Müfredat “Namaz dinin direğidir” diyordu. Şermin Hanım bunu sınıfta harika anlatır, tahtaya minare bile çizerdi. Ama namaz kılmaya gelince kendisi namaz kılmaz tek cümleyle geçiştirirdi: “Canım, o kişisel vicdan meselesi. Memuriyetle ne alakası var?”
Erkek öğrenciler etrafında pervane olurdu. 12-C’den Burak’a koridorda öyle içten sarılırdı ki, gören ablası sanırdı. Niyazi Bey bir gün usulca uyardı:
—“Hocam, lise çağındaki çocuklara bu kadar… biraz mesafe koysak?”
Şermin Hanım modern pedagojiyi hemen masaya sürdü:
—“Aaa Niyazi Bey! Sevgi ve temas odaklı eğitim bu. Siz mesafe koydukça gençleri kaybediyorsunuz.”
Niyazi Bey sustu. Ne de olsa Şermin Hanım, ailesi üç durak ötede oturduğu halde “kendi sınırlarımı çizmem lazım” diyerek ayrı eve çıkmış, babasının telefonlarını “şu an öz-bakım saatimdeyim” diye açmayan bağımsız bir kadındı.
Oysa akşamları o ayrı tuttuğu evin kapısını kapatıp yalnız kaldığında, salondaki aynanın karşısına geçerdi. Başındaki örtüyü iğnelerinden tek tek çözerken annesinin sitemli sesi kulaklarında çınlardı: “Kızım, elin âlem ne der? O çocuklara ne anlatıyorsun?” Şermin aynadaki yansımasına bakıp kendi kendine fısıldardı: “Ben dürüstüm. En azından halk gibi riyakâr değilim. İnanmadığımı yaşamıyorum, yaşamadığımı da satmıyorum. Ben sadece aktarıcıyım.” Coca-Cola’yı da bunun için içerdi.
Mahalle baskısına, annesinin sesine, meslektaşlarının sitemine karşı küçük, köpüklü bir isyan bayrağı gibi. Çelişkisi onun tek özgürlük alanıydı. Ve bu özgürlüğü, anlattığı ahlakın üzerine basarak kullanıyordu.
Geçen gün yerel gazeteden bir muhabir geldi. Şermin Hanım’ın sınıfın ortasında cola içişini ve koridordaki cevabını duymuştu.
—“Sayın Hocam, temsil ve örnek olma konusunda ne düşünüyorsunuz?”
Şermin Hanım şişeyi muhabire doğru çevirdi:
—“Bakın evladım, ben bu okulda değerler uzmanı olarak bulunuyorum. Kuantum fiziği profesörü laboratuvarda atom parçalıyor diye evde elektron mu fırlatıyor? Hayır. Ben derste kuralı anlatırım, dışarıda hayatımı yaşarım. Beni kategorize etmeyin.”
Müdür Bey hemen devreye girdi. Velilerden şikâyet gelmesin, müfettiş raporuna bir satır yazılmasın yeterliydi.
Şermin Hanım’ın “modern ve profesyonel” tutumunu takdiren idare odasında sessiz sedasız bir plaket verildi. Üzerinde şunlar yazıyordu:
“Müfredatı harfiyen aktaran, kurumumuza hiçbir idari ve hukuki pürüz çıkarmayan öğretmenimize…”
O günden sonra okulda kimse kimsenin neye inanıp neyi yaşadığıyla ilgilenmedi. Müfettişler geldi, evrakları karıştırdı, kazanım testlerinin yüzdelerine baktı ve teftiş defterine “Eğitim-öğretim faaliyetleri sorunsuz devam etmektedir” yazıp gitti.
Halk ise panoda asılı duran “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” ders programına bakıp bakıp şükretti:
—“Çok şükür, dersimiz boş geçmiyor!”
Başörtüsünü savunayım derken meseleyi başka bir yere taşımışsınız. Her “başörtülü şöyle yaptı” cümlesini başörtüsüne saldırı, her eleştiriyi de linç kültürü diye paketlemek doğru değil. Başörtülü insan da yanlış yapar, hesap verir, eleştirilir. Mesele başörtüsünü eleştirinin dışına çıkarmak değil; yapılan yanlışın gerçekten ne olduğunu konuşabilmektir. Ama siz de karşı tarafı “ahmak”, “zalim”, “İslam düşmanı” diye tek kalemde silerseniz, şikâyet ettiğiniz kolektif hükmün aynısını bu defa siz vermiş olursunuz. Başörtüsünü korumanın yolu, başörtülüyü dokunulmaz ilan etmek değil; yanlışı kim yaparsa yapsın yanlışı söyleyebilmektir.