Hikaye/Zarife Yurt Akbaş Yazdı: Gazze’deki Kardeşlerimizin Saadet ve Huzurunu Anlama, Anlatma ve Rahatlama Konferansı
Gazze’deki Kardeşlerimizin Saadet ve Huzurunu Anlama, Anlatma ve Rahatlama Konferansı
Salona girenler afişi okuyup gülümsüyordu. Klimalar çalışıyordu. Garsonlar börek taşıyordu. Kravatlar gevşetilmişti. Kürsünün arkasındaki dev ekranda ise toz, enkaz ve çocuklar vardı.
Temsilci Bey mikrofonu aldı.
“Aziz dostlar… Gazze’deki kardeşlerimizden öğreneceğimiz çok şey var. Evladını kaybeden anne bile Allah’a sığınıyor. Bombaların altında ilahi söyleniyor. Biz en ufak şeyde dağılıyoruz. Onlar imanlarıyla ayakta.”
Ekranda bir çocuk belirdi. Yıkıntının kenarında oturmuş, elindeki ekmek parçasını ısırıyordu. Ekmek tozlu, çocuğun dudağının kenarı yaralıydı. Temsilci Bey çocuğu gösterdi.
“Şu yavruya bakın. Onca şeyin ortasında hâlâ hayata tutunuyor. İşte sabır.”
Ön sırada Şube Müdürü yanındakine eğildi.
“Geçen gün çamaşır makinesi bozuldu, hanım üç gün susturamadım. Bunların evi başlarına yıkılmış, bak hâlâ…”
Garson böreği koydu. Müdür bir parça aldı, ağzına attı.
Ekranda şimdi bir anne vardı. Enkazın dibinde oturmuş,ölmüş altı çocuğunun fotoğrafına bakıyordu. Fotoğrafın kenarı yırtıktı. Kadın fotoğrafı alnına değdirdi, sonra göğsüne bastırdı. Dudakları kıpırdıyordu.
Salon sessizleşti. Bir kadın nemlenmiş gözlerini silmek için peçetesini çıkardı. Yanındaki adam ona peçete uzattı. İkisi de kahve istedi.
Temsilci Bey konuşmaya devam etti. Dayanışma, iman, direniş… Her cümleden sonra omuzlar biraz daha düşüyordu. Her ilahi karesinden sonra birileri “maşallah” fısıldıyordu.
Konuşma bitince alkış koptu. İnsanlar ayağa kalktı, birbirlerine teşekkür ettiler.
“Çok faydalı oldu.”
“İnsanın bakış açısı değişiyor.”
“Bunlar gerçekten güçlü insanlar.”
Şube Müdürü paltosunu alırken arkadaşına döndü.
“Vallahi içim rahatladı. En azından ayakta olduklarını görüyor insan.”
Emin Bey o sırada ayağa kalktı. Kürsüye yürüdü. Temsilci Bey mikrofonu uzattı, şaşkın.
Emin Bey mikrofonu eline aldı. Ekrana bakmadı. Salona baktı.
“Bu çocuğun gülümsemesini gördünüz,” dedi. Sesi boğuktu. “Ekmek ısırırken gülümsüyor. Anne fotoğrafa bakıp dua ediyor. İlahi söylüyorlar. Doğru. Ama o çocuk gece başını nereye koyuyor? Anne o fotoğrafla oğlunu geri mi getiriyor? İlahi söyleyenler sabah enkazın altındakileri çıkarabildi mi?”
Kimse konuşmadı.
“Biz burada börek yiyoruz. Onlar orada. Bir insan korktuğu için susar. Korktuğu için gülümser. Yıkılmamak için ayağa kalkar. Uzaktan bakınca güç gibi görünür. Yakından… sadece korkudur.”
Mikrofonu bıraktı. Yerine oturdu. Alkış gelmedi. Birkaç kişi öksürdü. Garsonlar kahve dağıtmaya devam etti. Bir adam erken çıktı.
Dışarıda arabalar çalıştı.
Salon boşaldı. Masalarda yarım çaylar, buruşuk peçeteler kaldı.
Emin Bey yürüyerek gitti.
Mahalleye girdiğinde bakkal Hüseyin’in dükkânından ses geldi. Kepenk yarıya inikti. İçeriden:
“Al bakalım… Hadi güzel köpek… Al şunu…”
Emin Bey eğilip baktı.
İri bir sokak köpeği içeri girmişti. Kasa devrilmiş, bisküviler yerdeydi.
Hüseyin tezgâhın arkasına sıkışmıştı. Arkasında duvar, sağında buzdolabı. Kaçacak yer yoktu.
Elindeki kâğıt helvayı köpeğin önüne attı. Köpek kokladı, başını kaldırdı. Hüseyin bir tane daha uzattı.
“Ye abisi… Güzel köpeğim… Bak daha var.”
Korkudan sesi titriyordu. Dudaklarının kenarında donuk bir gülümseme vardı. Köpek bir adım atınca yüzü geriliyor, başını eğince nefes alıyordu.
Emin Bey içeri girdi. Bastonuyla bağırdı. Köpek durdu. Kapıyı açtı, hayvanı dışarı çıkardı, kepengi indirdi.
Hüseyin tezgâha tutundu. Bacakları boşaldı, yere oturdu. Gömleği sırılsıklamdı. Helva paketi ezilmişti.
Emin Bey çömeldi.
“Niye gülümsüyordun öyle?”
Hüseyin başını kaldırdı. Gözleri kızarmıştı.
“Ne yapaydım ağabey? Arkam duvar, önüm köpek. Bağırsam üstüme atlar diye ödüm koptu. Helva atıyorum, belki oyalanır gider diye. Sesim titriyor, elim ayağım gitmiyor. Bir de bakmışsın gülümsüyorum.”
“Korkmuşsun.”
“Korkmaz mıyım? Evde çocuklar var. Şurada gırtlağıma yapışsa kim kurtaracak? Ben köpeği sevdiğimden mi gülüyorum? Isırmasın diye uğraşıyorum işte.”
Yere saçılmış bisküvilere baktı.
“Şunları da toplamak lazım. Sabah dükkânı açacağım.”
Emin Bey bir şey demedi. Birlikte bisküvileri kasaya doldurdular. Hüseyin doğrulurken tezgâha tutundu.
“Az daha ölüyordum be ağabey.”
Emin Bey eve gitti.
Sabah dükkânın önünden geçerken Hüseyin kepengi kaldırıyordu. Devrilen kasayı düzeltiyordu. Selamlaştılar. İkisi de akşamdan söz etmedi.
Ama Emin Bey salondaki alkışları hâlâ duyuyordu.
Orada Gazze’nin hırıltısını beste sanmışlardı.
Kaynak: Zarife Yurt Akbaş

