Hikaye/Zarife Yurt Akbaş Yazdı: Ali Bey’in Çağdaşlaşma Seansı
Ali Bey’in Çağdaşlaşma Seansı
Ali Bey, ellisine merdiven dayamış, göbekli, ahşap bir vezne masasının arkasında ömrünü tüketmiş dürüst bir veznedardı.
Otuz yıldır sayıkladığı tek rakam banka bakiyeleriydi; ta ki doktoru önündeki reçete kâğıdına o nihai hükmü yazana kadar: “Ali Bey, tansiyon yükseliyor, şeker kapıda, kolesterol yüksek; ya yürüyeceksin ya yürüyeceksin!”
Hanımı Pakize’nin eline tutuşturduğu yaldızlı broşürle kendisini “Çağdaş Form & Lüks Yaşam KARMA Spor Kompleksi”nin önünde buldu.
İçeri adımını attığı an, yanlışlıkla bir uzay üssüne ya da set ışıkları altında bir film çekimine girdiğini sandı.
Mekân, insanın kendi kaçışını imkânsız kılan devasa bir optik labirentti. Duvarlar, tavanlar, hatta kolonların girintileri bile aynayla kaplanmıştı.
Etrafta betonun ve çeliğin soğukluğunu bastıran, bas frekansları doğrudan göğüs kafesinde hissettiren bir müzik uğulduyordu:
“Tıs-tıs-tıs-tıs!”
Adım atacak yer vardı ama göz kaçıracak yer yoktu. Tavana baksa kendi çaresiz yansıması, yere baksa pırıl pırıl cila yiyen parkelerden süzülen silüetler çarpıyordu yüzüne.
Hemen yanında beliren ve üzerindeki t-shirt’ü pazularıyla patlatacakmış gibi duran antrenör Serhat, diş beyazlatma reklamı gibi duran bir tebessümle seslendi: “Hoş geldiniz Ali Bey! Ben Serhat. Bugün hipertrofiye giriyoruz, kardiyo kapasitemizi artırıp fit bir yaşam için ilk adımı atıyoruz!”
Ali Bey, elindeki havluyu mahcubiyetle sıkıp kekeledi: “Ben… Sadece biraz yürüyecektim evlat. Doktor dedi ki…”
Serhat, söze fırsat vermeden Ali Bey’i tutup dijital göstergeleri uçak kokpitini andıran LED ışıklı bir koşu bandının üzerine monte etti. Bant dönmeye, Ali Bey’in otuz yıllık kunduralardan sonra ilk kez giydiği sıfır km spor ayakkabıları ritim tutmaya başladı: Bir, iki, bir, iki…
Ancak talih, Ali Bey’e yeşil ışık yakmıyordu. Önündeki dev hizada taytlı bir hanımefendi esnetme bantlarıyla bacaklarını esnetiyor; hemen sağında ise omuzlarına lavanta yağı sürdüğü kokusundan anlaşılan bir genç, kulaklığında akan ritme göre göğüs kaslarını seğirtiyordu.
Ali Bey terlemeye başladı. Ama bant yürütmüyordu, ortam yakıyordu! Bakışlarını kaçıracak tek bir kör nokta aradı. Tavana baktı, aynadaki göbeğiyle karşılaştı; sağa baktı, kaslara takıldı; sola baktı, aynadaki gözlerle çakıştı.
Çaresizlikle gözlerini sıkıca kapattı ve adım atmaya devam etti.
Paaaaat!
Gözü kapalı yürüyünce hızı ayarlayamayıp banttan geriye doğru kaydı ve arkada antrenman programı inceleyen Serhat’ın geniş kucağına düştü. Serhat gülerek onu koltuk altlarından tutup bir biblo gibi tekrar banda yerleştirdi: “Ali Bey, odağınızı kaybetmeyin! Aynadaki formunuza sabitleyin gözlerinizi, irade ve zihin-kas bağlantısı meselesi bu!”
O sırada yan banttaki, saçları jöleden çok sabitleyici sprey kokan genç, bir yandan telefonunu göğüs hizasında tutup arkadaki kızın yansımasını kadraja oturtmaya çalışarak söze girdi: “Amca takma kafaya ya! Spor bu. Bedenimizle barışıyoruz burada, sal enerjini gitsin.”
Ali Bey, gencin telefon ekranındaki sinsi açıya, Serhat’ın protein tozu kokan nefesine ve etrafta çıldıran yansımalara baktı.
Veznedaki otuz yılında binlerce insanın banknot sayarken gözünü kaçırmasına şahit olmuştu ama insanın insanı bu kadar açıkça teğet geçtiği bir yeri ilk kez görüyordu.
Ağır ağır havlusunu boynuna doladı. Koşu bandının kırmızı Stop düğmesine bastı; dönen bant inleyerek durdu.
Turnikeden geçerken kartı “Bip!” diye öttü.
Salondan çıkıp caddenin serinliğini yüzünde hissettiğinde derin bir nefes aldı. İçerideki aynalı labirentten kurtulmuştu ama dışarısı da salondan fırlamış gibiydi.
Kaldırımlar; teşhir yarışına girmiş dar taytlar, transparan büstiyerler ve omuz kabartarak yürüyenlerle doluydu.
Çağdaşlaşma salona sığmamış, sokağa taşmıştı. Ali Bey bakışlarını koyacak yer bulamayıp gözlerini kaldırım taşlarının derz çizgilerine dikti.
Parka gitti; orası da gürültüden, bakışlardan ve göstermelik koşulardan geçilmiyordu.
Bu şehirde insanın gözünü kirletmeden, bir aynaya ya da bir kadraja takılmadan, sadece ayaklarını hareket ettirebileceği tek bir karış toprak kalmamıştı.
Ali Bey durdu. Adımlarını mahallenin üst kısmındaki eski asri mezarlığa doğru kırdı.
Ferforje demir kapıdan içeri girdiği an, arkasında kalan dünyanın gürültüsü bıçak gibi kesildi. Çakıl taşlı patika yolda adımlarını ritme soktu. Ne gürültü vardı burada, ne bedenini sergileyenler, ne de aynalara bakanlar…
Taşlardaki mermer isimlerin arasından geçerken, insanların burada nihayet bedenleriyle gerçekten barışıp onu toprağa teslim ettiklerini gördü.
Selvi ağaçlarının gölgesinde, çakılların çıtırtısıyla yürürken alnındaki teri sildi ve içinden sadece şunu geçirdi:
“Doktor bana sadece ‘yürü’ demişti… Bu devirde insanın hem bedenini hem de gözünü sakınıp huzurla yürüyebilmesi için, dirilerin şamatasından kaçıp ölülerin sessizliğine sığınması gerekiyormuş.”
Kaynak: Zarife Yurt Akbaş
- İnci Salar Yazdı: - Ağustos 8, 2026
- Hikaye/Zarife Yurt Akbaş Yazdı: Ali Bey’in Çağdaşlaşma Seansı - Ağustos 7, 2026
- Gündüz Demirhan Yazdı: Ebu Hureyre Hakkında Neler Biliyorsunuz? - Ağustos 7, 2026

