Hikaye/Zarife Yurt Akbaş Yazdı: Konağın tek bir kusuru vardı: İçinde adam yoktu

Konağın tek bir kusuru vardı: İçinde adam yoktu

​Hilmi Efendi, otuz yılın sonunda bir gün o üç yüz metrekarelik devasa salondaki geniş deri koltuğa kurulmuş, kendi trajedisine gülüyordu. Koltuk o kadar büyüktü ki, Hilmi Efendi içinde kaza geçirmiş gibi kaybolmuştu.
​Kendi kendine dedi ki:
​”— Yahu Hilmi… Sen bu elli metrekarelik kutuda otuz yıl, yani tam on bin dokuz yüz elli gün geçirdin mi? Geçirdin. Bu saray gibi evde ise yılda otuz günden, otuz yılda toplam dokuz yüz gün kaldın mı? Kaldııın…”

​İşte Hilmi Efendi’nin kafasında şimşeklerin çaktığı, otuz yıllık gurbet muhasebesinin sıfıra eşitlendiği an tam olarak bu andı. Dokuz yüz gün yaşayacağı ev için on bin dokuz yüz elli gününü feda etmişti! Yani memleketteki üç yüz metrekarelik boş odalar rahat etsin diye, kendisi Almanya’da otuz yıl boyunca elli metrekarelik kutuda nefes darlığı çekmişti.

​Münih’in göbeğindeki o daracık, gri kutuda boğazından kesti, ceketinden kesti, hanımın yaşama hevesinden, çocuğun oyuncağından kesti. Her ay helalinden artırdığı markları, avroları memleketteki toprağa gömdü. Neden?

Memlekete bir konak yaptıracak! Öyle bir konak ki, uzaktan bakanın şapkası düşecek, yakından bakanın aklı çıkacak.
​Sonunda tamamlandı bina. Beş yüz metrekare bahçe içinde, üç yüz metrekarelik bir beton abidesi! Yedi oda, iki salon, üç banyo, iki balkon, terasta barbekü, bahçede fıskiye…

​Hanım mutfaktan seslendi:
“— Hilmi! Salonun öbür ucundaki pencereyi kapat, cereyan yapıyor!”
​Hilmi kalktı, elli metre ötedeki pencereye doğru ağır ağır yürümeye başladı. Yürürken de kendi kendine söyleniyordu:
​”— Alman Devleti bana Cezaevi Şartnamesi’nden 50 metrekare koğuş vermiş, ben gitmişim memlekete sanki vilayet konağı yaptırmışım…

Almanya’da 150 metrekare tutsaydım da bacaklarımı uzatıp otursaydım, bu memleketteki üç yüz metrekarelik beton kutunun bekçiliğini yapacağıma, kendi ömrümün ev sahibi olsaydım!”

​Pencereye vardı, tam kapatacakken aşağıya bakındı. Bahçedeki fıskiye bomboş fıslıyordu. Komşu Rıza Efendi çitin üzerinden kafasını uzatmış, imrenerek konağa bakıyordu.

​Hilmi Efendi pencereyi kapatmadı. Göğsünü bağrını açtı, içeri giren rüzgâra karşı bağırdı:
​”— Bak Rıza Bey, bak! İnsanlığın, ömrünü betona nasıl kurban ettiğinin üç yüz metrekarelik resmidir bu! İçinde oturacak ömür kalmadıktan sonra, odanın metrekaresi çok olsa ne olur, az olsa ne olur!”

​Rıza Bey anlamadı, “Aleykümselam Hilmi Bey, Maşallah ev saray gibi!” diye el salladı.
​Hilmi Efendi pencereyi pat diye kapattı. Sonra döndü, yedi odalı şatoda yine kendine elli metrekarelik bir köşe aradı. Çünkü insan otuz yıl nerede küçüldüyse, ancak orada rahat edebiliyordu.
Kaynak: Zarife Yurt Akbaş

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.