Lâ Edrî Yazdı: İstanbul’dan Bir Hayat Kadınıyla Röportaj

İstanbul’dan Bir Hayat Kadınıyla Röportaj

Bir kadın, bedenini satmadan önce ruhunun hangi aşamalardan geçmesi gerektiğini kim bilebilir?

Bu konuyu kaleme almak için Ankara’daki sıcak ve güvenli ofisimden çıkıp İstanbul’a geldim.

Yerel bir rehber arkadaşım, benim için bir hayat kadınıyla görüşme ayarlamıştı. Beni Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki bir Rum evinin kapısında durduk ve zili çaldık.

Kapıyı açan kadın, beklediğimin aksine son derece zarif, bakışları yorgun ama mağrur biriydi. Arkadaşım beni orada bırakıp kalabalığa karıştı. Kadın beni içeri davet etti ve eski ama temiz bir koltuğa oturmamı işaret etti. Kendisi de karşıma geçti. Göz ucuyla süzdüm; yüzünde sadece fiziksel bir güzellik değil, acıdan damıtılmış bir keskinlik vardı.

Bana bir bardak çay uzatırken sessizliği bozdu:
— “Arkadaşınız yazar olduğunuzu söyledi, efendim.”
Alçakgönüllü görünmeye çalışan bir gururla gülümsedim:
— “Sadece kırık dökük kelimeleri yan yana getirmeye çabalıyorum.”

Doğrudan gözlerimin içine, adeta ruhumun en sığ yerlerine bakarak sordu:

— “Neden ta Ankara’dan kalkıp İstanbul’un bu izbe sokağına bir fahişeyi yazmaya geldiniz? Başkentinizin ışıltılı sokaklarında, meclis koridorlarında ruhunu satan binlercesini bulabilirdiniz.”

Bu küstahlık karşısında kaşlarım çatıldı. Ben cevap veremeden, yaktığı sigarasından derin bir nefes çekti. Mükemmel bir duman halkasını havaya savururken sözlerine devam etti:

> “Bana kalırsa siz ikinci sınıf bir yazarsınız, efendim. Gerçek bir yazar, kelimelerini benim gibi çaresizlerin üzerine dökmeden önce, etrafındaki büyük ve yasal hırsızlıkları, şık giyimli cinayetleri yazar.”
>
Sözleri alnımı terletmeye başlamıştı. Yanakları hafifçe kızardı, çayından bir yudum aldı ve o sarsıcı tiradına başladı:

“Siz Sadece Bedenini Satanı Görürsünüz”

“Efendim, bu toplumda cübbesini giyen bir kısım hâkimler adaleti satar, ama yalnızca üç kuruşa bedenini satan kadın aşağılanır.

Siyasetçilerin bir kısmı Batı’nın kurduğu acımasız sömürü çarkının bir dişlisi olup kendi milletinin geleceğini, vicdanını ve kaynaklarını satar; ama siz onlara lider dersiniz. Ulusun zenginlikleri gün ortasında gasp edilir, ülke ekonomik olarak felç edilir, ancak sizin yüreğinizi sadece benim gibi bir kadının yatak odası sızlatır.

Doktorların bir kısmı küresel ilaç tröstlerinin birer temsilcisi gibi çalışır, hastaları birer müşteri, hastalıkları ise birer rant kapısı olarak görürler. Sağlık sistemi ölümden kâr eder, aslında yasal bir cinayet işlenir, ama siz buna ‘kutsal ve onurlu bir meslek’ dersiniz.

“Peki ya ruhların fahişeliği? O süslü kelimelerle, ‘çağdaşlık’ ve ‘gelişim’ masallarıyla kurulan sistemi hiç yazdınız mı?

Kendi kültürüne düşman, düşünme yetisini kaybetmiş, sadece taklit eden ama kendi değerlerinden utanan nesiller yetiştirmek için eğitim sistemini nasıl felç ettiklerini neden yazmıyorsunuz?

O çok övdüğünüz akademisyenler, bilim maskesi takarak bilimi dinsizliğe, ahlaksızlığa alet etmediler mi? ‘Özgürlük’ yalanıyla bu milletin manevi bağışıklık sistemini çökertip, inançlarını çalanları ‘aydın’ diye alkışlayan sizler değil misiniz? Avukatlar yalanla, gazeteciler üç kuruşluk rüşvetle kalemini satarken, medya gündüzü geceye çevirirken kimseden ses çıkmaz. Her şey, ama her şey tepeden tırnağa satılıktır!”

Kadın konuştukça alnımdan soğuk terler boşanıyordu. Bana uzattığı kâğıt mendili alırken, yüzüme acıyan bir ifadeyle baktı:

İçimden ‘Sadece kendi düştüğü çukuru, mesleğini aklamaya çalışıyor’ diye geçirmiştim ilk başta..

Kafamda İstanbul’a gelirken kurduğum tüm edebi cümleler, bir kadının açıklamaları karşısında tuzla buz olmuştu. Kendimi aydın sanan ben, tek kelime edemiyordum. Ayağa kalktı, bana doğru biraz daha eğildi:

— “Efendim, hiç sokakta susamış bir köpeğin su içişini gördünüz mü?”
Bu ani soru karşısında irkilerek “Evet” dedim.
Gözlerini kısarak gülümsedi:
> “İşte kürsülerde ahlak dağıtan, dışarıya şirin görünmek için taklalar atan, ülkesini satan o saygın, o büyük adamlar… Bu kapıdan içeri girdiklerinde, o köpekler gibi diz çöküp ayaklarımızı yalarlar.”
>
Duvardaki eski saat gece yarısını vururken yavaşça ayağa kalktım. Kapıya doğru yürürken arkamdan son kez seslendi:

— “Efendim… Eğer gerçekten yazar olmak istiyorsan, karnını doyurmak için bedenini satan kadınları yazma. Bizi bu hallere düşürenleri yaz.

Güç ve alkış için vicdanını, inancını ve ülkesini yabancıya meze edenleri yaz. O zaman bir şeyler anlatmak için Ankara’dan İstanbul’a kadar yorulmana gerek kalmaz.”
Kaynak: Lâ Edrî
Adminin Notu: Fotoğraf temsilidir.

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.