Cem Murat Yazdı: Bu Ülke Kaç Kez Soyuldu

BU ÜLKE KAÇ KEZ SOYULDU?

Bir ülkenin kalkınması, en az 20-30 yıllık kesintisiz bir makro planlama, sarsılmaz bir kurumsal hafıza ve istikrar ister. Bugün ne zaman Türkiye ekonomisinin tarihsel karnesi açılsa, önümüze hemen klişe bir ezber konur: “İkinci Cihan Harbi’nde yerle bir olan Almanya’ya, küllerinden doğan Güney Kore’ye bakın; bir de bize!”

Oysa bu sığ mukayeseyi yapanların ıskaladığı, belki de kasten gizlediği çok yapısal ve kanlı bir fark vardır: Darbeler. O ülkelerin ne anayasası, ne kurumsal hafızası, ne de yetişmiş beşeri sermayesi her on yılda bir postallarla çiğnenmedi. Türkiye’de ise her askeri müdahale, sadece siyaseti değil; bu milletin aşını, işini, tarımını ve geleceğini hunharca yağmalayan birer ekonomik tetikçi olarak dizayn edildi.

Çünkü darbeci; kendi menfaatini, sırtını dayadığı oligarkların çıkarını devletin ve milletin menfaatine tercih eden aşağılık bir zihniyettir. Ve bu topraklarda hiçbir darbe, sadece içerideki bir avuç cuntacının hevesiyle yapılmamıştır; ardında her daim küresel bir akıl, batılı bir senaryo ve içeride o senaryoyu coşkuyla alkışlayan “yerli” işbirlikçiler olmuştur.

Bakınız, CHP’nin resmi üyesi olan Vehbi Koç, hatıratlarında açıkça itiraf eder; hem 27 Mayıs’ın hem de 12 Eylül’ün darbecilerine
“Darbeyi coşku ile tebrik ederim” mesajları fırlatmıştır.

Neden bu coşku? Cevabı, 27 Mayıs cuntacılarının o dönem yayınladığı meşhur ve utanç verici açıklamada gizlidir:

“Silahlı kuvvetlerimizin inşaat, yol, kanalizasyon her türlü tamirat işlerinde… maddi, manevi desteklerini Milli Birlik Komitesi’nden esirgemeyen, adeta cansiperane işin içerisinde bize hizmet eden iş adamlarımızdan Sayın Vehbi Koç ve Ayhan Şahenk’e bütün ihalelerde öncelik tanınması zaruridir.”

İşte size “darbesever sermayenin” net fotoğrafı! Bizdeki darbeler, küresel pazarda inovasyon yaparak büyüyen bir sanayi değil; iç pazarı kapatıp montaj sanayisiyle zahmetsizce zengin olan, emeği baskılayıp rekabeti öldüren o oligark yapıya “dikensiz gül bahçesi” sunma misyonu üstlenmiştir.

Bu yağma düzeninin tarihi kökleri 1908 darbesine kadar uzanır. Borçlarından neredeyse arınmış Osmanlı’yı hem siyasi hem iktisadi olarak bitiren o zihniyet; 1960’ta, 1971’de, 1980’de, 1997’de ve en son 2016’da sahneye çıkmıştır.

Her birinin milletin cebine faturası ise matematikle sabittir:
1960 Darbesi: Menderes döneminde dolar 2,80 TL iken darbe sonrası 4,73’e, 6 ay sonra 9,04 TL’ye fırladı. Darbe öncesi 583 dolar olan kişi başı milli gelir, darbe sonrasında 194 dolara çakıldı. Türkiye, 1960 yılındaki refah seviyesine ulaşabilmek için tam 11 yıl boyunca patinaj çekti.

1971 Muhtırası: Bu muhtıra, tarımımızı küresel baronların emriyle hançerledi. Batı istedi diye, adını bir şehrimize veren afyon/haşhaş ekimi yasaklandı. Sebep neydi? 1970’ler, küresel ilaç devlerinin (Big Pharma) laboratuvar ortamında sentetik uyuşturucuları ve kimyasal ağrı kesicileri dünyaya servis etmeye başladığı dönemdi.

Doğal afyon arzı ne kadar daraltılırsa, batılı tekellere bağımlılık o kadar artacaktı. Türk köylüsü sefalete mahkûm edilirken, uyuşturucu hammaddesi kontrolü ABD’nin tekeline geçti. Ekonomi ise yine çöktü; 538 dolara zor bela çıkan kişi başı gelir, muhtırayla yeniden 476 dolara geriledi.

1980 Darbesi: 1980 yılında 1876 dolar olan kişi başı milli gelir, darbenin getirdiği yıkım yüzünden ancak tam 9 yıl sonra, yeniden aynı seviyeyi görebildi. Koskoca bir 9 yıl çöpe atıldı.

Ancak iktisadi olarak en hunharca, en profesyonelce kurgulanmış soygunlardan biri şüphesiz 28 Şubat’tı. Tıpkı son 100 yıldır yaptıkları gibi, arkasına sığındıkları o sahte “irtica” maskesini taktılar. Oysa asıl karın ağrıları başkaydı: Erbakan Hoca liderliğindeki Refah-Yol hükümetinin, Türkiye’yi borç, faiz ve israf sarmalından kurtaracak o devrimci “Havuz Sistemi” ve “Denk Bütçe” hamlesi.

Sadece 11 ayda faiz giderlerini cüzi rakamlara indiren bu yerli duruş, Demirel’in askerle iş birliği yapmasıyla yıkıldı. Yerine gelen Mesut Yılmaz hükümetinde faiz giderleri kısa sürede 4 misli, orta vadede tam 8 misli artarak 11 katrilyon seviyelerine fırladı.

Toplum “irtica” yalanıyla oyalanırken, Anadolu sermayesi, yerli ve milli şirketler yeşil sermaye ilan edilerek batırıldı; tam 25 bankanın içi boşaltıldı. Sanayiciye uğramayan kaynaklar devlete borç olarak verildi ve o dönem toplanan toplam vergilerin tam %66’sı faiz gideri olarak malum banka sahiplerine ödenerek hazine kurutuldu.

Etibank ve Sümerbank gibi kurumlar fahiş fiyatlarla devlete çakılırken, bu batık bankaların yönetim kurulları emekli askerler ve emniyet mensuplarıyla doldurulmuştu. 28 Şubat’ın bu ülkeye maliyeti kabaca yarım trilyon dolardır. Darbe öncesi 4012 dolar olan kişi başı milli gelir, darbe sonrasındaki yıkım yüzünden ancak 5 yıl sonra aynı seviyeyi yakalayabildi.

Sonrası malum; Ahmet Necdet Sezer’in fırlattığı anayasa kitapçığıyla tetiklenen, herkesin pozisyonunu alıp sırtlan gibi beklediği o karanlık 2001 Krizi… Fırlayan dolarlar, batan bankalar ve milyarlarca lira…

Ne zaman ki bu ülke prangalarından kurtulmaya çalıştı, hemen yeni bir operasyon vizyona sokuldu. Hatırlayın; 2013 Gezi Olayları öncesinde dolar 1,60 TL, faiz %4,5, enflasyon ise %6 idi. Türkiye faiz ve enflasyonda tarihinin en parlak dönemini yaşarken, sokakları ateşe verenlerin derdi ağaç değil, büyüyen Türkiye’yi hizaya getirmekti. Nitekim faiz ve enflasyonda hâlâ o günlerin seviyesine gelinebilmiş değil. Eğer 15 Temmuz hain darbe girişimi başarılı olsaydı, şüphesiz 1980’den çok daha yıkıcı, ülkeyi tamamen parçalayacak bir ekonomik uçurumun içine düşecektik.

Hemen her darbe teşebbüsü bir G.Kore, bir Almanya, bir Japonya büyüklüğünde zarar verdi bu ülkeye. Yıllarını, gençliğini, yetişmiş milli insan gücünü yok etti yahut diskalifiye etti.

Osmanlı’nın yağmalanmasına falan hiç girmedim dikkat ederseniz. Ve ille bu ülkelerle kıyaslayacaksanız, askeri vesayetin yıkıldığı tarihten sonraki yıllar ile buyurun kıyaslayın. Erdoğan’ın masaya yumruğunu vurduğu o toplantıdan sonraki Türkiye ile; Almanya, Japonya ve G’Kore’yi kıyaslayın buyurun. İsterseniz, Abd’yi ve Rusya’yı da ekleyin kıyaslama listesine. 20-25 yılda kim nereden nereye gelmiş bakalım. Ve bunlar yine darbeseverlere, irtica ardına sığınanlara, ülkeyi satmak için hazır kıta bekleyenlere rağmendir. Yani sadece 2 teker üzerinde gelinen raddedir.

Kaynak: Cem Murat

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.