Yazarımız Zarife Yurt Akbaş’tan Harika Bir Hikaye: En Fazla Ölürüm…

En Fazla Ölürüm…

​İnsanoğlu dediğin, hayatın konforuna tutunduğu kadar onun hakkını vererek yaşamaktan korkan tuhaf bir canlıdır. Dört duvarının arasına çekilir, koltuğuna gömülür, kombisini yakar ve dünyadaki bütün felaketleri ekranın arkasından izler. Ama ne zaman ki bir garibana göğsünü germek, bir çocuğun başını okşamak ya da çaresiz bir aileye kapısını açmak gerekse; sanki dünyadaki tek ölümlü kendisiymiş gibi büyük bir dehşete kapılır.

​Bizim bir ahbapla hanımı var. Öyle her konuda tencere kapak misali bir araya gelmiş insanlardan… Hani şu “insan insanın sığınağıdır” fikrini hayatının merkezine koymuş, aynı kafadan, aynı vicdandan iki dertli ruh. Bunlar için kapıya gelen ya da yolda rastlanan bir mağdur, bir “risk” değil; sadece insanlığın bir sınavıdır.

​Bir gün evin hanımı hastanede bir aileye rastlıyor. Adamın karısı karnı burnunda hamile, kucağında bir buçuk yaşında küçücük bir çocuk… Üstelik tek kelime Türkçe bilmiyorlar. Dil yok, iz yok, kimdir nedir bilinmiyor. Ama çaresizlik öyle bir dildir ki, tercümana ihtiyaç duymaz; bakışlardan akıyor.
Hanım hemen telefonu çıkarıp bizim ahbabı arıyor. Hiç öyle “Evde düzenimiz bozulur mu, devir kötü” muhabbetine girmeden, direkt konuya giriyor:

​”Bizim evde dünden kalma ıspanak yemeği var. Sen de hemen mutfağa geç, güzel bir tencere makarna pişir. Misafir getiriyorum!”
​Bizimki de “Nereden çıktı bu misafir, kimdir necidir?” demiyor. Aklın ve vicdanın yolu bir zira. Hemen ocağın altını yakıyor, makarnayı tencereye atıyor. Hanım aileyi alıp eve getiriyor.

​Sıcak bir akşam yemeği çıkarıyorlar, yataklarını seriyorlar. Lisan yok ama tebessüm var. Fakat misafirler odaya çekilip kapı kapanınca, bizim ahbabın zihninde o meşhur “modern şehirli insanın şüpheci kafası” anlık olarak uyanıveriyor. Eşinin kulağına eğilip gayet ciddi bir edayla fısıldıyor: “Bak hatun, devir kötü. Hiçbirimiz birbirimizin dilini dahi bilmiyoruz. Sen yan odada sabah dörde kadar nöbet tutacaksın, dörtten sonra da nöbeti ben devralacağım!”

​Odaya geçip yatağın kenarına oturuyor bizimki. Zihninde senaryolar dönmeye başlarken, odanın sessizliğinde kendi bu haline durup bakıyor ve vicdanının aynasında utanıyor:

​”Ulan” diyor kendi kendine, “Adam tek kelime dilini bilmediği bir memlekette hamile karısını, bir buçuk yaşındaki bebeğini alıp senin evine gelmiş. Canını, ailesini gözü kapalı sana emanet etmiş. O adam senden korkmuyor da, sen kendi sıcak evinde ‘Acaba bana bir şey yaparlar mı’ diye nöbet planı mı yapıyorsun?”

​İşte o an, zihnin ördüğü bütün o sahte korku duvarları yıkılıp gidiyor. “Amaan” diyor bizim ahbap, “En fazla ölürüm!” Çekiyor yorganı başından yukarı, geçip mışıl mışıl uyuyor.

​Bizler ne ara vicdanımızı resmi kurumlara, derneklere, fonlara havale edip konfor budalası haline geldik? “Devlet baksın, kurumlar ilgilensin, vakıflar doyursun…” Kurum dediğin bir binadır, bir kağıttır, bir sistemdir. Kurumun gözü yaşarmaz, kurumun yüreği sızlamaz, kurum bir çocuğun başını samimiyetle okşayıp ona ev sıcaklığı veremez.

İnsanın yarasına ancak bir başka insanın sıcak eli ve çatısı merhem olur.

​Bugün koca koca şehirlerde, bin daireli sitelerde insanlar yalnızlıktan, ilgisizlikten, şüpheden çürüyerek ölüyor. Yandaki dairede kimin aç, kimin kimsesiz olduğundan habersiz; kapısını üç kere kilitleyip ekran başında iyilik videoları izleyen tuhaf bir nesil türedi. İnsanlar konfor alanlarını o kadar kutsallaştırdı ki, bir garibana evini açmayı geçtim, bir yoksulun yüzüne bakmayı bile huzurunu bozan bir tehdit olarak görüyor.

​Elbette merhamet, kör bir safderunlukla her tehlikeye atlamak demek değildir; basiret ve makul bir ihtiyat her zaman gereklidir. Fakat tedbir adı altında vicdanı tamamen felç etmek, tedbir değil, korkaklıktır.

​Korkudan felç olmuş bir halde, kendi steril odasında yaşlanıp gitmektense; riskiyle, zahmetiyle ve bereketiyle bir ailenin tutunacak dalı olmak daha şerefli değil midir?

Kaynak: Zarife Yurt Akbaş

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.