Hikaye/Zarife Yurt Akbaş Yazdı: Sayın Vekilim! Cehalet ve Önyargı, İnsanlara Hakikati İnkâr Ettirir mi?

Sayın Vekilim! Cehalet ve Önyargı, İnsanlara Hakikati İnkâr Ettirir mi?
— Ulaaaaa! Şuna bak hele! Ula bu bizim Un Çuvallı Kamil değil mi la? Ula Kamil, senin ne işin var otobüsün üstünde? Hani sen bizim köyün deresinde çırpılak yüzerdin?

​Şehrin en büyük meydanında, binlerce kişinin ortasından yükselen bu sesle bir an her şey durdu. Üstü başı çamur içinde, sırtında çay sepeti olan gurbetçi adam ellerini dizlerine vurarak kahkahalar atıyor; il başkanı donmuş, korumalar ne yapacağını bilemez halde birbirine bakıyordu.

​Otobüsün üzerindeki Kamil’in kalbi güm güm çarptı. Bir an için kürsüyü bırakıp gitmeyi düşündü. Fakat karşısındaki o devasa kalabalığa baktı; o kalabalık ki Kamil’in gerçek birikimine değil, kendi zihinlerinde inşa ettikleri o kusursuz “lider” illüzyonuna alkış tutuyordu. Gerçeği üstlense, o muazzam kitle bir anda hayal kırıklığıyla dağılacaktı.

​Oysa hikâye çok başka bir yerde, Sisdağı’na bakan, çamurundan adımın zor kalktığı bir dağ köyünde başlamıştı. Doğduğu gün evde bez bulunamadığı için anası onu eski bir un çuvalına sarmıştı. Kamil büyüdü; kanun okudu, iktisat öğrendi, gecelerini kitap başlarında uykusuz geçirdi. Gerçekten kafası çalışıyor, memleket meselelerine akılcı çözümler üretebiliyordu. Lakin elli yaşına da gelse, köyün kahvehanesinde ne zaman ciddi bir mesele açsa konu dönüp dolaşır o un çuvalına gelirdi.
​Yirmi beş yaşına bastığında, bir seçim öncesi köyün kahvehanesinde masanın üzerine çıkıp millete yol göstermeye niyetlenmişti. Öksürdü, vergi sistemindeki adaletsizlikleri ve köylünün kalkınma modelini anlatmaya başladı. Tam o sırada en ön masada oturan Dursun Emi, çay kaşığını tabağa vurdu, yanındakine fısıldadı:
​— Ulan bu bizim Un Çuvallı Kamil değil mi? Ula bunun kıçındaki bezi daha dün anası derede yıkıyordu! Ne anlar bu iktisattan?
​Kahveden bir kıkırdama koptu. Kamil ne zaman idareden, kanundan bahsetse ahali bıyık altından güldü. Kamil’in ne kadar donanımlı olduğu kimsenin umurunda değildi; zira sözünün ağırlığı, çocukluğunun hafifliğine eziliyordu.
​Kamil düşündü. Bu topraklarda ona kimse kulak vermeyecekti. Gece vakti heybesini topladı, yola çıktı.
​Haftalar sonra namını kimsenin duymadığı büyük bir şehre vardı. Bir il binasının çay ocağından içeri girdi. Kimseye yalan söylemedi, sahte unvanlar uydurmadı. Dosyalarını açtı; iktisat anlattı, kanun maddelerini ezberden okudu, teşkilattakilerin günlerdir çözemediği karmaşık bütçe hesabını tek celsede çözüverdi.
​Şehirdekiler hayretler içinde kaldı. Onu tanıyan tek bir kişinin bile bulunmadığı bu yerde, Kamil’in derin bilgisi efsanevi bir güce dönüştü. İnsanlar geçmişini bilmedikleri birine sınırsız bir kutsallık atfetmeye meraklıydı. Parti yönetimi ona şık bir ceket giydirdi, yakasına rozet taktı, listede ilk sıraya koydu. Köyde fikirleri ziyan olurken, burada ağzından çıkan her sıradan laf gazete manşetlerine taşınıyordu. Değişen kendisi değil, insanların ona baktığı aynaydı.
​İşte şimdi, tam da o görkemli nutkun ortasında, geçmişi çamurlu çizmeleriyle meydanın tam ortasına dikilmiş duruyordu.
​Kamil duruşunu bozmadı. Yüzüne vakur ve olgun bir tebessüm yerleştirip mikrofona eğildi:
​— Ey vatandaşlarım! Bazı insanlar vardır, bir insanı hakikatiyle değil, geçmişte bıraktığı çocukluğun hatırasıyla yargılarlar. Şahsımla uğraşan bu hemşehrime kızmayınız. Biz geçmişin küçük hesaplarına değil, geleceğin büyük hakikatine bakacağız!
​Meydandan muazzam bir alkış tufanı koptu. “Bravo!”, “İşte feraset!” sesleri yükseldi. Zira Kamil doğrudan yalan söylememiş, ama hakikati tam da siyasetin gerektirdiği gibi sis perdesinin arkasına itmişti. Polisler adamı gürültü arasında meydandan uzaklaştırırken adam hâlâ bağırıyordu:
​— Ula valla vallahi Kamil’dir la!
​Meydan tekrar yatıştı. Kamil ceketinin önünü ilikledi, mikrofona yaklaştı:
​— Evet… Ne diyorduk? Hakikatten ve samimiyetten bahsediyorduk.
​En ön sırada pankart tutan genç bir partili heyecanla bağırdı:
​— Sayın Vekilim! Cehalet ve önyargı, insanlara hakikati inkâr ettirir mi?
​Kamil bir an durdu. Adamın bağırışları ara sokaklarda yavaş yavaş kesiliyordu. Meydandaki binlerce gözün içine baktı.
​— Ettirir evladım, dedi.
​Meydandaki herkes bu hikmetli sözü çılgınca alkışladı.
​Çünkü o gün, Kamil’in siyaset hayatı boyunca söylediği en doğru söz buydu.
Kaynak: Zarife Yurt Akbaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.