Mustafa Kır Yazdı: Yönetime Talip Oluyorsan Servete Talip Olmayacaksın!
Kamu Emaneti, Haksız kazanç ve Kul Hakkı!
Allah korkusundan utanma duygusundan hesap verme sorumluluğundan uzaklaşan toplumumuzda; adalet, şeffaflık, etik ve ahlaki değeler aşınmakta, vicdanlar körelmektedir. İnanç değerlerinden uzaklaşan, hırs ve tamahının girdabına kapılanlar tarafından helal yoldan kazanma ile ahlak ve vicdan arasında derin bir uçurum oluşturulmaktadır. Durum böyle olunca da gücü ve fırsatı eline geçiren “yakalanmazsam kazanırım, yakalanırsam bir şekilde kurtulurum algısıyla; emek vermeden, hak- hukuk tanımadan, helal-haram demeden; nasıl kazanırım, ne kadar kazanırım? Algısı giderek sıradanlaşmaktadır.
İster yöneten isterse yönetilen olsun; canı, malı, evladı, sağlığı, makamı ve sahip olduğu tüm imkanları Allah tarafından bir imtihan vesilesi olarak; hesabı sorulmak üzere insana verilen bir emanetidir; “Hiçbir kul, kıyamet gününde, ömrünü nerede tükettiğinin, ilmiyle ne gibi işler yaptığının, malını nereden kazanıp nerede harcadığının, vücudunu nerede yıprattığının hesabını vermedikçe bulunduğu yerden bir yere kıpırdayamaz.” (Tirmizî, kıyamet)
Bilindiği üzere İslâm dini, sağlığı ve gücü yerinde olan her insan için çalışıp çabalamayı, elinin emeğiyle geçinmeyi; hatta imkân ölçüsünde ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunmayı tavsiye etmiştir. Bunun için malın-mülkün servetin haram yollara sapmadan, helal ve meşru yollardan kazanılması şartını koşmuştur.” Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin; şeytanın adımlarına uymayın. Doğrusu o size apaçık bir düşmandır.” (Bakara,168)
Helal ve temiz olan şeyler; faiz, kumar, hırsızlık, rüşvet, gasp, dolandırıcılık gibi İslam dininin yasakladığı işlere bulaşmadan; alım ve satımda, ölçü ve tartıda hileye kaçmadan; malın kusurunu gizlemeden, yetim malı yemeden; kul hakkına tecavüz etmeden, manipülasyonlara baş vurmadan; kaynağı meşru olan, üretilmesi, yenilmesi, içilmesi kullanılması haram olmayan; “dini” ölçülere ve ahlaki kurallara uygun olarak çalışarak kazanılan; miras veya hibe yoluyla intikal eden her kazanç helal ve meşru kazanımdır.
Haksız kazanç ise; emeğe, alın terine; ahlaki ve meşru hukuki bir sebebe dayanmaksızın; rüşvet, zimmet, gasp, yolsuzluk, dolandırıcılık, faiz, kumar, haksızlık, hırsızlık ve görevi kötüye kullanma; ihaleye fesat karıştırma, kamu kaynaklarını kötüye kullanma gibi sebeplerle bir kişinin varlığının, kamuya ait bir imkânın ya da hukuken korunması gereken bir değerin; nüfuz kullanma, piyasa manipülasyonları, haksız rekabet gibi yollarla elde edilmesi ve çoğaltılmasıdır.
İnancımıza göre; kaynağı ve kazanma yöntemi meşru olmayan, sahip olunan veya temsil edilen makam ve mevkinin, devletin veya siyasi otoritenin nüfuzu kullanılarak, hukuki boşluklardan yararlanılarak, bir başkasının malının veya hakkının gasp edilmesi yoluyla elde edilen her türlü maddi ve manevi kazanç dinen haram sayılmakta, bu durum Kur’an-ı Kerim’de “batıl yolla mal yemek” olarak vasıflandırılmaktadır. “Aranızda birbirinizin mallarını haksız sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için mallarınızı hakimlere (veya yetkililere) rüşvet olarak vermeyin.” (Bakara,188)
Bilindiği üzere; bireyin sosyal alanda, kendine ait olmayan; “din” veya “devlet” otoritesinin gücünü kendi üzerine almasına “nüfuz”; devlet katında kamu adına görev yapan memurların, bürokratların, siyasi otoritelerin; din ve devlet gücünden gelen otoriteyi kullanmak suretiyle; hak edişleri dışında kamu kaynaklarını keyfi bir şekilde kendi çıkarlarına veya yakınlarının ve yandaşlarının lehine kullanmalarına da nüfuz hırsızlığı denilmektedir.
Gelinen noktada devlet kademelerinde ve bazı belediyelerde nüfuz kullanılarak, rüşvet alındığına-verildiğine; kayırmacılık yapıldığına, görevin kötüye kullanıldığına; ihalelere fesat karıştırıldığına; kamu imkanlarının akraba ve yandaşlara peşkeş çekildiğine; kamu emanetinin kişisel bir hak, siyaset yapmanın kazanç kapısı olarak görüldüğüne dair haberlerin televizyon ekranlarında, internet sayfalarında, gazete köselerinde dolaşıma sunulması; her gün gündemin; yolsuzluk, hırsızlık, soygun fon vurgunları gibi konulardan oluşması; nüfuz hırsızlığının gerek sosyal hayatımızı gerekse kamusal alanımızı bir ahtapot gibi kuşattığını sorunun ekonomik sorunun ötesinde ahlaki bir sorun olduğunu göstermektedir.
Ayrıca yargı sisteminin adil çalışmadığına; kamusal kaynakların kişisel çıkar için kullanıldığına, suçlular için cezaların caydırıcı nitelik taşımadığına çalışmadan kısa yoldan zenginleşme yollarının açık tutulduğuna dair oluşan toplumsal kanaat “yakalanmazsam kazanırım, yakalanırsam kurtulurum” kültürünün oluşmasının yolunu açmaktadır.
Dinimiz İslam, nüfuz kullanılarak, hakkı olmayan bir mala sahip olmayı, hak edilmeyen bir makama gelmeyi, kamu adına haksız yetki kullanmayı haram saymıştır. “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa,58) Nitekim, Peygamberimiz (s.a.v) tarafından zekât toplamakla görevlendirilen bir memurun, kendisine verilen hediyeleri “Bunlar bana aittir. Bana hediye edildi” diyerek ayırması üzerine; Peygamber’in (s.a.v) sinirlenerek; “Evinde otursaydın bu hediyeler sana verilir miydi? Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, sizden kim o maldan (haksızca) bir şey alırsa, kıyamet günü onu boynunda taşıyarak getirecektir.” “Rüşvet veren de alanda cehennemdedir” Hadisi şerifleriyle de haksız kazanca tevessül edenleri lanetlemektedir.
Meşru kazanç; meslek sahibi olmakla, ticaretle uğraşmakla kamu ve özel sektörde çalışmakla veya aklı kullanmakla emek ve üretim yoluyla meşru yollardan sahip olunan kazançtır. Bir işçinin yapmakla mükellef olduğu işin hakkını vermemesi, bir hekimin yapmadığı bir ameliyatı yapmış gibi göstermesi, bir esnafın bir malı ederinin üzerinde fahiş fiyatla satması veya karaborsa yaratması; bir iş adamının kazancını az göstermesi, vergi kaçırması veya sahte faturalar ibraz ederek ek gelir sağlaması iş verenin çalışanının emeğinin karşılığını yeterli ve zamanında ödememesi; bireyin, kamu görevlisinin veya siyaset erbabının emeğinin ve hak edişinin dışında çeşitli manipülasyon oyunları ile kandırma, dolandırma yol ve yöntemleri ile elde edilen kazanç haksız kazançtır. Şunu ifade etmek isterim ki, İslam’da zengin olmak yasaklanmamış, ancak bir başkasının hakkını çiğneyerek zenginleşmek yasaklanmıştır. İslam açısından bir kazancın helal olup olmadığı; elde edilen kazancın kaynağı, kazanma yöntemi ve başkalarının haklarının gözetilip gözetilmediğine bağlanmıştır. Bir gelirin, bir malın, bir servetin elde edilişinde kaynağının helal mi, haram mı olduğu; hile, rüşvet, faiz, aldatma, gasp hırsızlık, haksızlık gibi yollarla kazanılıp kazanılmadığı; kazanılırken başkalarının haklarının gözetilip gözetilmediği, ayrıca elde edilen kazancın meşru bir şekilde faydalı işlerde kullanılıp kullanılmadığı da hesaba katılmıştır.
Modern hukukta bir kazancın elde edilişi konusunda, işlemin sadece hukuken geçerli bir sebebe dayanıp dayanmadığı; yani yasal olup olmadığı söz konusu edilirken, İslam hukukunda; bir kazancın meşru olması için kazancın kaynağı, kazanma şekli yani bir başkasının hakkının ihlal edilip edilmediği, helal/haram olup olmadığı; kul hakkı içerip içermediği de dikkate alınmıştır.
Modern hukukta rüşvet, hukuka aykırıdır ve suçtur. İslam’a göre ise hem suç hem haram hem de kul hakkıdır. Bir yetkilinin yetkisini kötüye ve kamı malını kişisel amaçlı kullanması, kamu malını zimmetine geçirmesi modern mevzuata göre suç teşkil ederken; aynı işlemler İslam nazarında hem suç hem emanete ihanet hem zulüm hem de kul hakkı içine almaktadır. Yine modern hukukta ve kapitalist sistemde faiz ekonominin vaz geçilemez bir parçası, şans oyunları gelir getirici mali bir kaynak olarak görülürken; İslam hukukunda faiz, ekonomiyi, adaleti bireysel ve toplumsal ahlakı derinden sarsan; emek harcamadan, üretmeden ve risk almadan para kazanmaya alıştıran, kul hakkını, üretimi, istihdamı, yardımlaşmayı öldüren; zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan Allah ve Resulüne baş kaldırı gibi görülmektedir. “Bir de kendilerine yasaklandığı halde faiz almaları ve haksız yollarla insanların mallarını yemeleri yüzünden. İçlerinden kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık.” (Nisa, 161). Bir kazancın yasal olması ile helal olması aynı şey değildir. Yani bir ticari işlem teknik olarak yasaya uygun olsa bile emanete, adalete, ahlaka, vicdana, kamunun veya bireyin hakkına aykırılık teşkil edip etmediği üzerinde durulmalıdır. Bunun için ister yönetsin, isterse yönetilsin her Müslüman malımı nereden ve nasıl kazandım? İçinde hile, rüşvet, faiz, aldatma var mı, yok mu? Helal mi, haram mı? Nereye harcadım? Zekatını veriyor muyum? Hayırlı ve faydalı işlerde kullanıyor muyum? Konularında kendisini hesaba çekmelidir.
Yönetici olmak, bir ayrıcalık olmadığı gibi, devlet imkânları ve kamu malı da yöneticilerin özel mülkü değildir. Yetimin, yoksulun, emeklinin, emekçinin, işçinin, memurun, çiftçinin, esnafın ve bütün vatandaşların ortak hakkı ve emanetidir. Toplumun ortak ihtiyaçlarının karşılanması için toplanan vergiler, harçlar ve diğer kamu gelirlerinin kişisel çıkarlara aktarılması, yakınlara ve yandaşlara ulufe gibi verilmesi kul hakkına tecavüz ve emanete ihanettir.
Öyleyse sorumluluğunu müdrik yöneticilerin temel sorusu; “devlet imkânlarından ne kadar yararlanabilirim?” Yerine; kamu imkânlarını kullanırken, Hak ve halk nezdinde sorumluluğunu taşıdığı emanetin hesabını nasıl verebilirim? Duygusuyla hareket etmek olmalıdır.
Sonuç olarak haksız kazanç, sadece ekonomik bir suç değil; aynı zamanda, emeği, adaleti, kul hakkını ve kamu ahlakını alt üst eden korkunç bir hastalıktır. Haksız kazancı önlemenin insanı helal kazanca yönlendirmenin yolu; ahlakı merkeze alan bir eğitim anlayışı, suçun büyüklüğüne ve işleyenlerin makamına bakmadan haksız ve emeksiz kazancı zorlaştıran, suç işleyenleri tavizsiz cezalandıran; helal ve üretken kazancı teşvik eden adil bir yargı sistemini ve ekonomik düzeni, şeffaf bir yönetimi, güçlü bir ahlak ve vicdan anlayışını hâkim kılmaktan geçmektedir.
Kaynak: Mustafa KIR

