Celal Sürgeç Yazdı: Tarihi Basiretsizlikten Bölgesel Bataklığa: Yemen
Tarihi Basiretsizlikten Bölgesel Bataklığa: Yemen
* Tarih, sadece geçmişte kalmış tozlu sayfaların değil, bugünün labirentlerinde yönümüzü bulmamızı sağlayan bir hafızanın adıdır.
Bazen geçmişte yapılan tek bir idari hata, liyakatsiz idarecilerin kibri veya sosyolojik körlük, yüz yıl sonra bir coğrafyanın küresel ve bölgesel güçlerin elinde oyuncak olmasına zemin hazırlar. Tıpkı bizim içimizi yakan, Anadolu’nun bağrından kopup giden ve bir daha dönmeyen yüz binlerce Mehmetcik’in kanıyla sulanan Yemen hikâyemiz gibi.
Cezayirde büyük bir özveri ile Osmanlı Arşiv Belgelerini Arapça’ya çeviren ve Cezayirde onlarca Osmanlıca uzmanları yetiştiren ve bilahare 400 yıl idare ettiğimiz Yemen’de Osmanlı Arşiv çalışması yürüten eski Kahramanmaraş Müftüsü Fikri Tuna’nın, Millet Kütüphanesi’nin kurucusu Ali Emîrî Efendi’nin Yemen layihalarından yola çıkarak yaptığı arşiv çalışmaları, bize bu trajedinin perde arkasındaki korkunç idari krizleri ve mezhepçi cehaleti tüm çıplaklığıyla göstermişti.
Bugün Yemen’de yaşananlar, o gün yapılan hataların sömürgeci güçler ve bölgesel aktörler tarafından nasıl devralındığının ve daha da derinleştirildiğinin en somut kanıtıdır.
* Osmanlı’nın son döneminde İstanbul uleması ve Yemen’e gönderilen mülki idareciler, coğrafyanın sosyolojisinden tamamen bihaberdi. Yemen’in hâkim mezhebi olan Zeydiyye, fıkhen ve amelen Ehl-i Sünnet’e en yakın Şii koluydu [Şevkânî – TDV İslâm Ansiklopedisi].
Öyle ki, bölgenin büyük müçtehidi İmam Şevkâni’nin çabalarıyla Sünniler ve Zeydiler yüzyıllarca aynı camide, yan yana omuz omuza saf tutmuş, aralarında hiçbir itikadi kavga gütmemişlerdi.[Şevkânî – TDV İslâm Ansiklopedisi].
Fakat İstanbul’dan gönderilen “mollavari taassup” sahibi müfettişler ve valiler, Zeydiliği radikal bir sapkınlık gibi görerek yerel halkı adeta dinsizlikle itham ettiler. Halkın fıkhi özerklik ve saygı taleplerini, merkeze “Hilafete isyan ve temerrüt” olarak raporladılar. Üstelik bu mülki idareciler, yoksul halktan yılda beş defa vergi almaya kalkışarak mali bir zulme imza attılar. Kibir ve adaletsizlik, barış içinde çözülebilecek meseleleri kanlı birer barut fıçısına çevirdi.
* Birinci Dünya Savaşı’na giden süreçte İngiliz istihbaratı, Osmanlı’nın elindeki hilafet gücünü kırmak için büyük bir oyun başlattı: “Arap Hilafeti”. Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa, Mekke Şerifi Hüseyin ve Necid emirleri, İngiliz sterlinleri ve altınlarıyla kuşatıldı. İşte tarihin en büyük ters köşe sahnesi burada yaşandı.
Yıllarca Osmanlı’nın liyakatsiz valileriyle savaşmak zorunda kalan Zeydi lider İmam Yahya, İngilizlerin tüm parlak vaatlerini ve çuvallar dolusu altınını elinin tersiyle itti. Abbas Hilmi Paşa’ya gönderdiği tarihi cevapta, “Biz Osmanlı Devleti’nin meşruiyetini kabul etmekteyiz. Onun şemsiyesi altında yaşamayı tercih ediyoruz” diyerek hilafete olan muazzam sadakatini haykırdı. Sünni Arap liderler Osmanlı’yı sırtından hançerlerken, merkez bürokrasisinin “sapkın mezhep” li diye ilan ettiği İmam Yahya, savaş boyunca Türk ordusunu arkadan vurmadı, aksine askerimizi açlıktan korudu.
1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığında, komutasındaki orduya “silah bırak” emri gelen Ahmed İzzet Paşa da bu vefayı unutmadı. İngiliz teslimiyetçiliğine karşı çıkarak elimizdeki mühimmatı ve toprakları İngilizlere değil, memleketin meşru sahibi İmam Yahya’ya teslim ederek şerefli bir veda gerçekleştirdi [İZZET PAŞA, Ahmed – TDV İslâm Ansiklopedisi].
Yıllar sonra İsmet İnönü hatıratında şu acı özeleştiriyi yaptı: “İmam Yahya aslında kendisiyle antlaşma yapılamayacak bir adam değildi. O çok müspet bir kişiydi, ancak biz müspet olamadık.”[Güngör Fethi, Maraştan Marekeşe Fikri Tuna, sh.42]
* Osmanlı bölgeden çekilirken omuz omuza namaz kılan, birbirinin inancına saygı duyan o vefakar Yemen, yüz yıl sonra neden bir kan gölüne döndü? Çünkü dün sömürgeci İngilizlerin altınla oynamaya çalıştığı “mezhep ve aidiyet” oyunu, bugün bölgeyi dizayn etmek isteyen aktörler tarafından kusursuzca sahneleniyor. Yüz yıl önce bizim idari körlüğümüzle başlayan kırılma, bugün iki bölgesel gücün ideolojik mühendisliğiyle nihai bir felakete dönüştü;
– Osmanlı döneminin o barışçıl, ılımlı Şafii Sünni nüfusu, Suudi Arabistan’ın 1970’lerden itibaren bölgeye akıttığı milyarlarca dolarla geleneksel Sünni çizgi radikal, dışlayıcı ve siyasi bir Selefi/Vahhabi ideolojiye dönüştürüldü. Yemen’de Sünniler bu şekilde siyasallaştırılınca, Zeydiler kendi varlıklarına yönelik ciddi bir beka kaygısı yaşamaya başladı. Suudi Arabistan’ın bu radikal Selefi kuşatmasına karşı bir kimlik savunması olarak doğan Husi hareketi (Ensarullah), bu kez bir başka bölgesel güç olan İran tarafından manipüle edildi.
Tarihsel olarak Hanefi fıkhına en yakın grup olan ılımlı Zeydiler; İran’ın lojistik, askeri ve ideolojik enjeksiyonuyla Velayet-i Fakih doktrinine bağlandı. Geleneksel Zeydilikte asla yeri olmayan siyasi ritüellerle bu kitle, Lübnan Hizbullahı modeline benzer militer bir şiiliğe kaydırılarak siyasallaştırıldı.
Sonuçta dün birlikte namaz kılabilen, aralarındaki fıkhi farkları bir zenginlik gören Yemenli Sünniler ve Zeydiler; bugün keskin ideolojik sınırlarla bölünmüş, kendi coğrafyalarında küresel güçlerin vekalet savaşının figüranları haline getirilmiştir.
* Tarih Tekerrür mü Ediyor? Bugün de tıpkı yüz yıl önce olduğu gibi, aynı sömürgeci ve bölgesel oyunlar oynanarak Türkiye etrafındaki ateş çemberinin içine çekilmek istenmektedir.
Emperyalist akıl, dün Osmanlı’yı içeriden çökertmek için kullandığı etnik ve mezhepsel fay hatlarını bugün yeniden kaşımaktadır.
* Yemen’den almamız gereken en büyük ders şudur: Bir coğrafyayı mezhepçi ön kabullerle, hamasetle veya üstenci bir kibirle okumaya kalkarsanız, orayı emperyalizmin bataklığı haline getirirsiniz.Türkiye, etrafındaki bölgesel krizlere müdahil olurken sığ mezhepsel kalıplarla veya duygusal reflekslerle değil; bölgenin tüm renklerini (tıpkı dünün vefakar Zeydileri gibi) kucaklayan, emperyalist tezgahları önceden sezen, liyakatli, adil ve soğukkanlı bir devlet aklıyla hareket etmek mecburiyetindedir. Aksi takdirde, kaybedilen sadece topraklar değil, tarihin en asil sadakatleri ve geleceğimiz olur.
* Yüzyıllardır bağrı yanık anaların gözyaşlarıyla yıkanan bu topraklarda, artık yeni acıların yeşermesine tahammülümüz yok. Eğer bugün, dün olduğu gibi Harput’un o dumanlı dağlarında yankılanan “kışlanın önünde redif sesiyle” irkilmek istemiyorsak; oğullarını, eşlerini, ciğerparelerini bir daha dönmeyecekleri meçhullere uğurlayan o cefakar anaların feryadıyla gökyüzünü ağlatmayacaksak, her zamankinden daha uyanık, daha akıllı ve daha dikkatli olmak zorundayız. Çünkü coğrafyamızın kaderi, bizim basiretimizle yeniden yazılmayı bekliyor.
* Sözlerimi, ruhumuzu sarsan ve bize ayna tutan Kuzey Afrikalı o büyük mütefekkir Malik Bin Nebi’nin şu derin serzenişiyle bitirmek istiyorum:”Bugün İslam Aleminin kalbindeki en derin yara, en büyük meselesi; kendi elleriyle boynuna esaret zinciri vurulmasına göz yuman o ‘sömürüye elverişlilik’ ahlakıdır.”Gelin, bu elverişliliğe ve bu makus talihe hep birlikte son verelim.
Kaynak: Celal Sürgeç
- Hikaye/Zarife Yurt Akbaş Yazdı: Çok Şükür Dersimiz Boş Geçmiyor - Eylül 25, 2026
- “Seyyanen Zam Bütün Emeklilere Verilmelidir” - Eylül 25, 2026
- Gündüz Demirhan Yazdı: İnsanlığın En Aşağılık Derecesi Münafıklıktır. İslam Böyle Buyurmuştur - Eylül 25, 2026

