Gündüz Demirhan Yazdı: Felaketler Günahların Cezası mıydı, Yoksa Kendisi miydi?
Felaketler Günahların Cezası mıydı, Yoksa Kendisi miydi?
Antik Yunan mitolojisindeki tanrılar, bildiğimiz ve inandığımız türden değillerdi; yaratıcı özellik taşımıyordu. Çünkü alem yaratılmış değil zaten hep böyle ve var olarak kabul ediliyordu. Hayvanlara, cansız varlıklara, cinlere veya doğa güçlerine atfedilen insani güçler, tanrı kavramının içeriğini oluşturuyordu.
Sokrat bu tür tanrı kavramını reddettiği için literatürde dinsiz olarak yer aldı. Öğrencisi Platon bu tanrıları kabul ediyormuş gibi göründü. Onun da öğrencisi olan Aristo ise, yanlış bir şekilde de olsa Yunan mitolojisini en güçlü temsil eden isim oldu. Kurallar koydu, günümüz dinsizlik veya deizm dininin de temellerini attı.
Aristo, varlığı ve tabiat bilimlerini dört unsur üzerine sistemleştirdi:
Su, toprak, ateş ve hava…
İlk Müslüman filozoflardan Kindi, bu dört unsura; “Bütün fizik kurallarının anası” dedi.
Endülüslü İbni Rüşd, zaten kendisini Aristo Aristo’ya kendisini ona öğrenci olarak adamıştı; “Bütün maddelerin bu dört unsurdan çıktığını” kabul etti ve sonuna kadar savundu.
Farabi bu dört unsura; “Birleşik cevherlerin özü” dedi.
İbni Arabi öyle ya da böyle İbni Rüşd’ün otorite olduğu bir kültürden geliyordu: “Dört unsurun feleklerin hareketi sonucu oluştuğunu” anlattı.
Eşari; “Dört keyfiyyet” dedi.
Maturidi ise; “Dört tabiat” olarak bahsetti.
Gazali ise bu konunun ayrıntılarına kısa ve öz yenilikler ekledi ve bütün bu saydıklarımın hepsinden farklı düşünmekteydi.
Makasıd ül Felasife’de özetle şöyle anlattı:
“Cisim alemini basit ve bileşik olarak ikiye ayırmaktadırlar. Basit cisimler su, toprak, ateş ve hava olarak kabul edilmekte ve filozoflar bunların birbirine dönüşmediğini öne sürmektedirler. Bu dört hal de arazlıdır. Başka oluşumlar sonucunda oluşmuştur ve birbirine dönüşmesi de mümkündür.”
Daha özetle ve daha anlaşılır olmak gerekirse, bu dört unsurun yaradılışla ilgili ana kural olmasını ve bu durumdan metafizik sonuçlar çıkarılmasını reddetti.
Bu konuya nereden geldim?
Aslında felaketler ve ilahi kanunlarla ilgili birkaç bilgiye göz atacaktım, bunları da es geçmeden yazmak istedim.
Kuranı Kerim bize şu dört büyük Peygamber ve kavminin başına gelenleri anlatırken şu ayrıntılar dikkatimi çekti…
Nuh Peygamber… Kavmi çok aşırıya gitmişti. Vahşilik derecesinde şiddet içeren davranışlar benimsemişlerdi. Uyarıldılar ama umursamadılar. Daha da aşırıya gittiler ve putlara tapmayı tercih ettiler. Tarihin yazdığı en büyük felaketlerden biri ile yüzleştiler. Hayatın özü olarak kabul edilen, Tevrat’a göre Adem Peygamberin ölümünden 2600 kadar yıl sonra, suyun devleştiği Nuh Tufanı gerçekleşti.
Bir anlamı var mıdır bilmem ama bir rivayete göre tufan, Nuh Peygamber’in ömrünün 430. yılında gerçekleşmiştir. “Nuh” kelimesi Kuran’da 43 defa geçer.
Hud Peygamber… İrem’in torunları olan Yemen’deki Add Kavmine gönderildi. İrem bahçeleri denen zenginlik, gurur ve kibir hastalığına yakalanmışlardı. Diğer insanlardan daha iri, büyük ve güçlü idiler. Doğruluğu ve adaleti unutmuşlar, gücün kölesi olmuşlar ve putlara tapmaya başlamışlardı. 7 gün 8 gece süren bir kasırga ile yerlerinden kökleri söküldü ve yok edildiler.
Salih Peygamber… Add Kavmi ile aynı bölgedeki Semud Kavmi de azgınlaşanlardı. Yalan, iftira ve adaletsizlikte aşırıya gitmişlerdi. İstedikleri deve mucizesi gerçekleştiği halde sözlerinde durmadılar. Şiddetli bir ses eşliğinde, büyük bir yer sarsıntısı ile yok oldular.
Lut Peygamber… Sapıklıkta ve ahlaksızlıkta aşırıya giden Lut Kavmine uyarılarını yaptı ama kimse dinlemedi. Ve Lut kavmi kükürt ve ateş yağmurunda yok oldu.
Alimler ve filozoflar tabiatın özünü nasıl tanımlamışlardı?
Su, toprak, ateş ve hava…
Su tufan oldu, hava kasırga… Ve toprak, depreme dönüştü. Ateş yağmur oldu.
Kısa ve öz olarak insan kendi olmaktan çıkınca, Allah’ın iradesi ile uyarıcı olarak, olmaması gerekenlere, olması için “ol” denildi ve oldu.
Kim bilir belki de insanların, mutluluk kadar felakete de ihtiyacı vardı. Ve bütün felaketler hep güle oynaya geldi.
Felaketler günahların cezası mıydı, yoksa kendisi miydi? Yoksa daha farklı bir bakış açısı ile felaketler aslında insanın kendi elleriyle ördüğü bir duvarın yıkılması mıydı? Düşünmek gerekiyor değil mi?
Ben düşündüm… Yoksa, gücü elinde tutanlar; su, toprak, hava ve ateşe hakim olanlar, basiretsiz ve tedbirsiz olunca, gelen felaket karşısında güçsüzlüklerini itiraf etmek yerine, aslında daha büyük ve inanmadıkları bir gücü mü suçluyorlardı?
Kaynak: Gündüz Demirhan

