Prof.Dr. Ahmet Akgündüz Yazdı: Hüseyin Çelik Bey’in Osmanlı Padişahları Hakkındaki Asılsız İddialarına ve Çarpıtmalarına Cevaplar

HÜSEYİN ÇELİK BEYİN OSMANLI PADİŞAHLARI HAKKINDAKİ ASILSIZ İDDİALARINA VE ÇARPITMALARINA CEVAPLAR

Hüseyin Çelik bey, siyasi muhalefet yerine Osmanlı Tarihi hakkında zırvalamaya ve Ali Kemal Meram gibi, belgesiz Osmanlı Padişahları hakkında ahlaksız youmlar yapmaya başlamıştır. Buna çok üzüldüm.

Osmanlı Devletini teşkil eden fertler ma‘sûm ve günahsız değillerdir. İçlerinde Fâtih ve II. Abdülhamid gibi “veliyyullah” denilen fertler bulunduğu gibi, içki ve benzeri günahları irtikâb eden şahıslar da bulunabilir. Nazarî plânda İslâm’ın bütün düsturlarının kabul edilerek tatbik edildiği bir vâkı’adır. Ancak tatbikatta bu esaslara muhâlefet edenlerin bulunduğu da bir vâkı’adır. Her ikisini de inkâr etmek mümkün değildir. Her şeyde olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin iyilikleri de vardır, hataları da vardır. Ancak 600 sene boyunca hasenâtının seyyiâtına ağır bastığı içindir ki, kader-i İlâhi bu uzun süre içinde İslâm’ın bayraktarlığı unvanını onlara ihsân etmiştir. Seyyiâtı hasenâtına ağır basınca da, bu şerefli unvan yine kaderin hükmiyle ellerinden alınmıştır. En kötü zamanlarında bile, değil içki gibi İslâm’ın açık bir hükmüne muhâlefet, içtihadî meselelerde dahi şer’î hükümlere ri‘âyet etmek için elden gelen gayreti gösterdiklerini, sayıları milyonları bulan arşiv belgeleri isbat etmektedir.

İŞRET KELİMESİNİ EDEBİYAT AKADEMİSYENİ OLMASINA RAĞMEN ÇARPITIYOR

Maalesef, Osmanlı tarihi ve edebiyatında geçen bazı tabirler, Osmanlı Devleti’nde içkinin tamamen serbest olduğu mâ’nâsına gelecek şekilde te’vil ve izah edilmek istenmektedir. Bu tâbirlerden bazılarına dikkat çekmek isti-yoruz. “îş ü işret”, bunların başında gelmekte ve tarihlerdeki “padişah, îş ü işreti severdi ” tarzında geçen ifadeler, içki ve sefahet hayatı yaşardı şeklinde yorumlanmaktadır. Halbuki bu ifadenin asıl mânâsı, îş=yaşama, iş-ret=keyifli hayat ve eğlence demektir. Yaşamanın tadını çıkarma ve keyifli hayat, meşrû dairede olduğu gibi, gayr-i meşrû dairede de olabilir. O halde, bu tâbirleri, başka karîne olmadan gayr-i meşrû hayat diye izah etmek, peşin fikirlilik olur. Ancak Yıldırım Bâyezid gibi bazı devlet adamlarının içki içtiğine dair açık deliller varsa, bunu başka türlü yorumlamak da doğru olmaz.

“Sâkî” kelimesi de manası çarpıtılan kelimelerdendir. Kelime manası, ke-yif meclislerinde kadehle içilecek şeyleri takdim eden şahıs manasını ifade eder. Ancak mevlidde şerbet dağıtana sâkî dendiği gibi, meyhânede şarap dağıtana da aynı ad verilir. Sâkî kelimesini, her yerde, içki kadehini dağıtan diye açıklamak, elbette ki peşin fikirliliktir. Osmanlı Sarayında sâkîler elbette vardır. Ancak bunların, içki kadehlerini dağıtan ve dolduran kişiler oldukları-nı, serbestçe içki dağıttıklarını ve bunun açık bir şekilde yapıldığını söylemek insafsızlık olur.

“Şarap” kelimesi de öyledir. Aslında her çeşit içki demek olan bu kelime, günümüzde haram olan ve Arapça’da “hamr” kelimesiyle ifade edilen içki karşılığında kullanılmaktadır. Halbuki Osmanlı döneminde, şerbet ve su da dahil olmak üzere bütün içilecek şeylere yani bugünkü karşılığıyla meşrubâta da “şarap” dendiği bir vâkı’adır. İslâm hukukunun yasakladığı sarhoşluk ve-rici içkileri içenlere, hadd-i şirb denilen şer‘î cezayı uygulayan devlet adamla-rının kendilerinin, açıkça bu fiili işlemeleri mümkün değildir.

II. SULTAN ABDÜLHAMİD, VELİYYULLAHDIR

Milletin Sultân Hamid dediği II. Sultân Abdülhamid, şehzâdeliğinin ilk günlerinde musiki dersleri almış; 1850’den itibaren devrinin âlimlerinden hat, Arapça, Farsça, Osmanlı Edebiyâtı ve diğer İslâmi İlimleri ders almıştır. Özellikle hadisden Buhari okuyan Abdülhamid, devrin Maârif Bakanından politika ve iktisad, Vak’anüvis Lütfi Efendi’den Osmanlı Tarihi derslerini dinlemiştir. Kendinden önceki padişahlardan farklı olarak, Şâzelî tarikatına intisap eden Abdülhamid, 1879’dan itibaren Kadiri tarikatının derslerini almaya başlamış ve ömrünün sonlarına doğru Nakşibendi tarikatına da intisap eylemiştir. Bu bir kaç satırlık bilgiden anlaşılacağı üzere, Abdülhamid, bütün hayatını tam bir İslâm âlimi ve siyâset ve devlet adamı olmaya vermiştir. Amcası Abdülaziz zamanında ziyâretlerde ve seyahatlerde bulunan Abdülhamid, Fransız İmparatoriçesi, Avusturya Kralı, Prusya Veliahdı, Galler Prensi, Fransa Prensi, Şeyh Şâmil ve Emir Abdülkadir gibi, batılı ve doğulu devlet adamlarıyla tanışmış ve onlardan istifade etmesini bilmiştir. Babasının tabiriyle kuşkulu ve sükûtî oğul olan Abdülhamid, kurulduğu yıl Yeni Osmanlılar Cemiyetine girmiş ve ancak gayelerinin bozuk olduğunu anlayınca ayrılmıştır. Hayat tarzı itibariyle Sultân Abdülaziz’e benzeyen, şarklı, tam bir Müslüman, tam bir Osmanlı ve tam bir Müslüman Türk olan Abdülhamid, takvâ ve dindarlığı sebebiyle halk arasında veliyyullah olarak bilinmiştir.

ONU BEDİÜZZAMAN’DAN DİNLEYELİM:

“Şu hürriyet perdesi altında müthiş bir istibdâdı taşıyan şu asrın gaddâr yüzüne çarpılmaya layık iken, o tokada müstehak olmayan, gayet mühim bir zatın yani Abdülhamid’in yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün;
Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhây-ı hürriyet
Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen âdemiyyetten.”.

1907’de İstanbul’a gelen Bedîüzzaman, Meşrûtiyet’in ilânından evvel söylediği bir nutkunda, Sultan Abdülhamid’i, “Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halîfe-i Peygamberî” diye vasıflandırmaktadı.

“Sultan Abdülhamid velidir. Ben onu hususi dualarım içine almışım. Her sabah, ya Rabbi sen Sultan Abdülhamid Han ve Sultan Vahidüddin ve Hânedân-ı Osmaniye’den râzı ol!” diye dualarımda YAD EDERİM.”

SAYIN ÇELİK BELGELERİNİ BANA GÖNDERİR MİSİNİZ? NE ZAMAN OSMANLI ARŞİVİNE GİRDİNİZ? ALİ KEMAL MERAM GİBİ OSMANLI PADİŞAHLARI HAKKINDA PORNO ROMAN YAZAN ALÇAKLARI TAKLİT ETMEYİNİZ.

SON OLARAK KHK’LİLER HAKKINDAKİ TENKİTLERİNİZE BEN DE KATILIYORUM. BUNU İSLAMİYET NOKTASINDAN AÇIKLADIM. AMA SİZ İHLASLA MI, ŞSLAMIN HÜKÜMLERİNİ MÜDAFAA EDEREK Mİ KONUŞUYORSUNUZ BİLMİYORUM.

 

 

Kaynak: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

One thought on “Prof.Dr. Ahmet Akgündüz Yazdı: Hüseyin Çelik Bey’in Osmanlı Padişahları Hakkındaki Asılsız İddialarına ve Çarpıtmalarına Cevaplar

  • Temmuz 10, 2026 tarihinde, saat 02:29
    Permalink

    Ahmet Akgündüz’ün paylaştığınız metninde, Bediüzzaman Said Nursi’nin II. Abdülhamid hakkındaki görüşleri seçici bir yaklaşımla, bağlamından koparılarak ve tarihsel gerçeklerin önemli bir kısmı es geçilerek sunulmaktadır. Said Nursi’nin II. Abdülhamid ile olan ilişkisi ve onun dönemine dair değerlendirmeleri tek boyutlu bir “mutlak itaat ve hayranlık” ilişkisi değildir; aksine oldukça karmaşık, eleştirel ve çok boyutludur.
    Ahmet Akgündüz’ün bu yaklaşımındaki temel çarpıtmalar ve eksik bırakılan noktalar şunlardır:
    ### **1. Siyasi Eleştirilerin (İstibdat Tehdidinin) Yok Sayılması**
    Akgündüz, Said Nursi’nin II. Abdülhamid’i yalnızca bir “veliyyullah” ve mutlak desteklenmesi gereken bir lider olarak gördüğü izlenimini yaratmaktadır. Ancak tarihsel gerçeklikte Said Nursi, II. Abdülhamid döneminin siyasi atmosferini **”istibdat” (baskı/despotizm)** olarak tanımlamış ve bu yönetime karşı ciddi muhalefet sergilemiştir.
    * Nursi, Yıldız Sarayı’nın hafiye (jurnal/casusluk) teşkilatını, sansür uygulamalarını ve hürriyetlerin kısıtlanmasını hayatı boyunca sert bir dille eleştirmiştir.
    * Şer’i dairede bir meşrutiyeti (anayasal yönetimi) ve hürriyeti savunmuş, bu uğurda II. Abdülhamid’in mutlakıyetçi idaresine karşı durmuştur. Akgündüz’ün metninde Nursi’nin bu muhalif kimliği tamamen silinmiştir.
    ### **2. Karşılaştırmalı “Ehven-i Şer” Durumunun Mutlak Övgüye Çevrilmesi**
    Metinde yer alan ve Namık Kemal’in *”Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhây-ı hürriyet”* şiirine atıf yapan alıntı, tipik bir bağlamından koparma (cımbızlama) örneğidir.
    * Said Nursi bu ifadeleri kullanırken II. Abdülhamid döneminin kusursuz veya tamamen hürriyetçi olduğunu iddia etmemektedir. Nursi’nin buradaki asıl hedefi, II. Abdülhamid’i devirdikten sonra “hürriyet” sloganlarıyla başa geçip, eskisinden çok daha şiddetli bir baskı rejimi (müthiş bir istibdat) kuran **İttihat ve Terakki** yönetimidir.
    * Nursi kendi eserlerinde (örneğin *Münazarat*), Abdülhamid dönemi için **”zayıf istibdat”**, İttihat ve Terakki dönemi için ise **”şiddetli istibdat”** tabirini kullanır. Akgündüz, bu “kötünün iyisi” (ehven-i şer) veya “daha az baskıcı” karşılaştırmasını alıp, Nursi’nin Abdülhamid’in siyasi rejimini tamamen onayladığı şeklinde sunarak anlamı saptırmaktadır.
    ### **3. Tarihsel Çatışmaların ve Tımarhane Hadisesinin Gizlenmesi**
    Said Nursi’nin II. Abdülhamid dönemindeki İstanbul serüveni, metinde yansıtıldığı gibi uyumlu bir ilişki değildir.
    * Nursi, Doğu’da cehaleti yenmek için “Medresetü’z-Zehra” adında bir üniversite kurulması talebiyle İstanbul’a gelmiş ve Yıldız Sarayı’na dilekçeler sunmuştur.
    * Bu ısrarlı ve tavizsiz talepleri, padişahın etrafındaki paşalar tarafından hoş karşılanmamış; Said Nursi önce gözaltına alınmış, ardından da maaş ve ihsan (rüşvet/suspayı) tekliflerini reddettiği için II. Abdülhamid’in idaresi tarafından **tımarhaneye (akıl hastanesine)** kapatılmıştır. Akgündüz, bu kadar temel bir tarihsel ve biyografik gerçeği yok sayarak sentetik bir tablo çizmektedir.
    ### **4. Şahsi Dindarlık ile Devlet Yönetiminin Birbirine Karıştırılması**
    Said Nursi, eserlerinde kişilerin şahsi takvası ile devlet adamlığı vasıflarını birbirinden ayırarak tahlil eder.
    * Nursi’nin, II. Abdülhamid’in şahsi dindarlığına, şefkatine ve İslâm âlemini bir arada tutma (İttihad-ı İslam) gayretine hürmet ettiği, onun için dua ettiği ve kişisel olarak ona “veli” nazarıyla baktığı doğrudur. Hatta daha sonraları ona hakkını helal ettiğini de belirtir.
    * Ancak Nursi, Abdülhamid’in **şahsi velayetini (dindarlığını)** övmesi, onun **siyasetini ve hafiyelik sistemini** onayladığı anlamına gelmez. Akgündüz, Nursi’nin padişahın şahsına duyduğu bu saygıyı, sanki onun tüm devlet politikalarına ve istibdat rejimine duyulmuş bir hayranlıkmış gibi okuyucuya aktarmaktadır.
    Özetle; Ahmet Akgündüz, Said Nursi’nin çok katmanlı, hem padişahın şahsına saygı duyan hem de rejiminin baskıcılığını (istibdadı) şiddetle reddeden adil tutumunu parçalamakta; sadece işine gelen “şahsi övgü” kısımlarını alıp, “siyasi muhalefet” kısımlarını sansürleyerek tarihi figürleri kendi ideolojik anlatısına uydurmaktadır.
    Ahmed Osman Tekin

    Yanıtla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.