Zarife Yurt Akbaş Yazdı: Tüüüü!

TÜÜÜÜ!

Tüüü! diye yüzüme tükürdü.
​Çocukluğumdan kalan o sesi hiç unutmam.

​Beşinci sınıftaydım. Matematik dersindeydik. İki havuzun debisini karıştırmış, çarpım tablosunda takılıp kalmıştım. Öğretmen, elindeki tebeşiri masaya bıraktı. Yüzüme doğru eğildi. Birden ciğerlerini doldurup suratımın tam ortasına öyle bir tükürdü ki, sınıf bir anda buz kesti.

Yanaklarımdan süzüldü, göz kapaklarıma indi.

​”Belki aklın başına gelir!” dedi.

​Aklımın gelip gelmediğini bilmiyorum. Ama o tükürüğün sıcaklığı ve içime oturan o korku hiç gitmedi.

​Aradan kırk yılı aşkın zaman geçti. Okudum, çalıştım, evlendim, çocuk büyüttüm. Hayat değişti, öğretmenler değişti, okullar değişti… Bir tek sol gözüm değişmedi.

​Ne zaman heyecanlansam, ne zaman biri sesini yükseltse, ne zaman birinden bir talep gelse, sol gözüm tıkır tıkır oynamaya başlıyordu. Pazarda manavla konuşurken gözüm seğirir, yanlış anlar diye başımı eğerdim. Otobüste karşı sıradakine bakarken seğirir, kafamı camlara vururdum.

​Doktora gittim. “Stres,” dedi. Bir başkası “Magnezyum eksikliği,” dedi. İlaçlar değişti, gözümün ritmi değişmedi. Benim adalem sağlamdı da, o adalenin arkasına gizlenen ilk gün hastaydı.
​En son mahallede “Bizim Dededen El Alma” diye tanınan Seyfi Usta’ya gitmemi söylediler.

Güldüm önce. Sonra “Bunca doktor bulamadıysa, belki bu ihtiyar bir şey anlar,” deyip vardım yanına. Ne diploması vardı ne gösterişi; ahşap kokulu odasında gümüş bir köstekli saati, bir de yüzünde insanı dinlendiren o halden anlar tebessümü…

“Otur hele evladım,” dedi. Saati sallamaya başladı. “Çocukluğuna dön…”

​Gözümü kapattım. Birden yine o sınıftaydım. Yine aynı tahta, yine aynı tebeşir, yine aynı çaresizlik… Ve sonra zihnimde yine o ses: “TÜÜÜÜ!”

​Bir anda irkilerek gözümü açtım.
​Seyfi Usta sakin sakin çayından bir yudum aldı.
​”Bulduk,” dedi.
“Neyi usta?”
“Korkunun başladığı yeri.”

​Uzun süre sustum.​Seyfi Usta bana o günü yeniden yaşattı. Bu defa öğretmen tükürmüyordu, cetvel vurmuyordu. Yanlış yapan bir çocuğa sadece yol gösteriyordu. Yıllar sonra ilk defa içim genişledi.

Aynaya baktım; sol gözüm bir kuyu suyu gibi durgundu. Durmuştu.
​Ayağa kalktım. Sevinçle cebime uzandım.
​”Borç ne kadar usta?” dedim.
“Yüz elli lira evladım,” dedi. Bir de mahcupça ekledi: “Hadi bakalım…”

​İşte o iki kelime… “Hadi bakalım.”
​İçimdeki çocuk onu Seyfi Usta’nın sesiyle duymadı. Hüsnü Hoca’nın cetveli kaldırmadan hemen önceki o alacaklı, hesap soran sesiyle duydu.

Tıkır… tıkır… tıkır…
​Sol gözüm yine o tanıdık ritmiyle oynamaya başladı.
​Seyfi Usta gözümün halini görünce derin bir ah çekti. Uzanan elini yavaşça geri çekip köstekli saatini cebine koydu. Yüzündeki o samimi tebessüm hüzünlü bir sessizliğe gömüldü.

​”Parayı sonra verirsin evladım,” dedi. Bir süre sustu, gözlerime baktı ve ömrüm boyunca unutamayacağım şu sözü söyledi:
“​İnsan bazen dayağın acısını unutur evlat, ama korkuyla terbiye edildiğini bedeni unutmaz. Çocukluk biter; fakat o çocuk, insanın içinde bir ömür alacaklı kalır.”

“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi…”
Âl-i İmrân Suresi, 3:159

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.