Hikaye/Zarife Yurt Akbaş Yazdı: “Bugün ilk defa eteğimi kimse çekiştirmeden yürüyorum…”

“Bugün ilk defa eteğimi kimse çekiştirmeden yürüyorum…”
​Bunu söyleyen kadın, mahkeme kapısından yeni çıkmış. Derin bir nefes alıyor, hürriyetine kavuşmuş gibi gülümsüyor.

​Bunu duyan ahali de sanıyor ki bir köle zincirlerini kırdı, bir mazlum özgürlüğüne kavuştu!

​Aman ne büyük zafer! Ne muazzam bir hürriyet mücadelesi!

​Oysa dönüp arkana bakmazlar mı hanımefendi? O çekiştirilen etek neydi, o çekiştiren el kimindi?

​O el, daha beş yaşında bir veledin eliydi.

​Bir düğün salonunda, milletin aç gözlerle dikizlediği bir sahnede, anasının göz alıcı kıyafetini görünce fırlayıp gelen bir çocuğun eli.

​Bizim hürmetdeğer anne sanıyor ki özgürlük, ailenin ve toplumun bin yıllık mahremiyet ölçülerini sahneye serip “Bakın bana!” demektir. Herkesin bakışlarından rahatsız olan beş yaşındaki velet ise bağırıyor, ağlıyor, yetmiyor yerlere yatıyor:

— Anne gel! Herkes sana bakıyor!

​Çocuk orada profesör değil, feylozof hiç değil. Ama o temiz vicdanıyla neyi hissediyor?

​“Burada bir yanlışlık var. Benim annem bu ahalinin mezesi değil, bu ailenin de bir vakarı var!”

​Yani çocuk orada toplumsal normların, aile terbiyesinin ve mahremiyetin sözcülüğünü yapıyor. Eteği çekiştiriyor ki anası rezil olmasın, aileye laf gelmesin.

​Peki, bizim pek modern, pek bir “özgür” anne ne yapıyor?

Gülüyor:

— Sen daha küçüksün, hadi git babanın yanına!

​Aman ne büyük genişlik! Ne büyük anlayış!

​Yahu kadın, çocuk sana oyuncak istemiyor ki! “Ahlak elden gidiyor, mahremiyet ayağa düştü” diye paçandan tutuyor. Sen çocuğun o saf, o doğal uyarısını “Ayy ne tatlı kıskanıyor” diye geçiştirip halının altına süpürüyorsun.

​İşte bizim toplumun hikâyesi tam olarak budur efendim!

​Biri çıkar; ailenin, toplumun, edebin sınırlarını zora sokar. Onu uyarmaya çalışan, düzeni korumaya çalışan kim varsa ona da “Baskıcı”, “Kıskanç”, “Geri kafalı” muamelesi yapar.

​Kadın sahnede arz-ı endam edecek, normları çiğneyecek, bakışları üzerine toplayacak… Çocuk da o bozulan ahlaki düzeni tamir etmek isteyince suçlu olacak!

​Sonra ne oluyor?

​O çocuk büyüyor. Büyüdükçe anlıyor ki bu memlekette ailesini ve annesini korumak için sadece eteği çekiştirmek yetmiyor. Çünkü kadın sınır tanımıyor! Kadın “Ben bireyim, ben özgürüm” dedikçe; oğlan da o dikiş tutturamayan yapıyı ayakta tutmak için ömrü boyunca anasının başında bekçi olmak zorunda kalıyor.

​Ve geldik bugüne… Mahkeme kapısına…

​— Bugün ilk defa eteğimi kimse çekiştirmeden yürüyorum!

​Günaydın hanımefendi, günaydın!

​Zamanında o eteği çocuğunun haklı uyarısıyla kendin hizaya soksa idin, toplumun ve ailenin mahremiyetine azıcık saygı gösterse idin; o çocuk büyüyüp senin hayatına gardiyan kesilir miydi?

​Sen normları hiçe saydın, ailenin sınırlarını tarumar ettin; çocuk da o yıktığın düzeni toparlayacağım diye bir ömür heba oldu!

​Şimdi çıkmışsın, “Özgürleştim” diye caka satıyorsun.

​Sormazlar mı adama:

Senin özgürlük dediğin şey, ailenin ve toplumun değerlerini çiğneme hakkı mıdır? Yoksa zamanında yapmadığın anneliğin, çiğnediğin edebin faturasını büyüttüğün çocuğa kesmek midir?

​Kendi hevesin uğruna normları yıkarsan; gün gelir, o yıktığın duvarların altında en çok bağıran yine sen olursun efendim!
Kaynak: Zarife Yurt Akbaş

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.