Hikaye/Zarife Yurt Akbaş Yazdı: Kızın Kıyafetine Kim Karıştı?

KIZIN KIYAFETİNE KİM KARIŞTI?

​Devletimiz sağ olsun, memlekette ne zaman büyük bir felaket olsa büyüklüğünü hemen gösterir. 6 Şubat 2023 Maraş merkezli depremde mayıs ayında, depremin sıcağı henüz geçmemişken kendimizi bir sivil toplum kuruluşunun çorba tenceresinin başında deprem bölgesinde bulduk. Görevimiz vatani bir vazife kadar net ve kutsaldı: Yemek pişirmek, yemek dağıtmak ve tencerenin buharı arasından depremzedeye “Devletiniz yanınızda, unutulmadınız!” mesajını hissettirmek.

​Günde üç öğün sıcak yemek çıkarıyorduk. Bir süre sonra kendi aramızda, “Yahu insanlara üç öğün fazla değil mi, iki öğün versek de hem bütçeye hem mideye iyilik etsek?” diye fısıldaşmaya başladık. Çünkü etrafımıza bakınca, milletin derdinin yemek saatinden çok daha derin olduğunu görüyorduk.

Konteynerler dip dibe, çadırlar yan yana… Yandaki konteynerde biri hapşırsa, ötekisi diğer konteynerden “Çok yaşa!” diyordu. Mahremiyet dediğin şey, çoktan enkazın altında kalmıştı.

​İşte bu dip dibe, nefes nefese yaşamın ortasında bir gün ortaya depremzede bir anne ile on üç-on dört yaşlarında kızı peydah oldu. Kızcağızın üzerinde bizim o tozlu, çamurlu ve muhafazakar deprem sahasının genel adabına pek de uymayan, hani tabiricaizse bar kıyafeti diyebileceğimiz türden bir elbise vardı.

​Millet çorba kuyruğunda beklerken başını sallamaya başladı. Biz de tencerenin başında kepçeyi sallarken kendi aramızda fısıldaşıyorduk:
​— Yahu bu ortamda böyle giyinilir mi?
​— İnsan çocuğuna biraz sahip çıkar, burası kulüp değil ki konteyner kent!
​— Deprem yıkmış ortalığı, milletin derdine bak, bununkine bak…

​Tabii bunlar bizim kendi aramızda, kepçenin buharına doğru yaptığımız gıybetlerdi. Ne anneye tek kelime ettik, ne kıza bir şey dedik. Bizim işimiz kepçe sallamaktı, laf yetiştirmek değil.

​İnsan bekliyor ki mülki amirler veya yetkililer gelip bu hanımefendiyi uyaracak, “Abla, burası afet bölgesi, kızına bir parça derli toplu bir şey giydir” diyecek… Çünkü neticede mülki amirler de halkla, afetzedeyle aynı çamurun içinde, yan taraftaki konteynerlerde kalıyor, aynı tozu yutuyordu.

​Derken bir gün ekip başımız koşa koşa geldi.
​— Arkadaşlar, durum ciddi! dedi.
​— Ne oldu, tüp mü bitti?
​— Yok. O bar kıyafetiyle gezen kız var ya…
​— Eee?
​— Kıyafetine karışılmış!
​— Kim karışmış?
​— Bilmiyoruz. Kaymakam Bey duymuş. Çok sinirlenmiş! “Kim bu kızın giyimine, kuşamına müdahale ettiyse tez vakitte bulunsun! Kim idiyse derhal ortaya çıkarılsın!” diye emir buyurmuş.

​Donup kaldık.
​Binalar yıkılmış, bakkal dükkanları çökmüş, binlerce insan tuvalet, su, çadır peşinde koşuyordu. Üstelik Kaymakam Bey de hemen şuracıkta, bizim gibi bir konteynerin içinde yatıp kalkıyordu. Biz saf saf sanıyorduk ki mülki amirlerin kafası başını sokacak bir çatı, sıcak bir tas çorba bulmakla meşguldür; beklersin ki kızı ve annesini adaba davet etsinler. Meğer devletimizin birinci derece stratejik güvenlik meselesi başkaymış: Bu kızın kıyafetine kim laf etti?

​Herkes telaşta, müfettiş gibi iz sürülüyor. Birkaç gün geçti, bizim ekip başı yine geldi. Bu kez yüzü iyice kireç gibi:
​— Kaymakam Bey yine sordu. “O gönüllüler mi laf attı? Kim karıştıysa eşyasını toplasın, gönüllülüğü bıraksın, derhal burayı terk etsin!” diye esip gürlüyor.

​İşte o an bizde şalterler attı.

​Biz gönüllü gelmişiz, sabahtan akşama kadar sıcak tencere karşısında ter döküyoruz, tek kuruş beklemiyoruz. Ama şaibeli bir lafın, kimin dediği belli olmayan bir dedikodunun peşine takılan devlet erkanı, ne idüğü belirsiz bir beyanla koskoca gönüllü ekibini kapının önüne koymaya kalkıyor.

​Hemen toplandık:
​— Efendi! dedik. Kimdir bu Kaymakam Bey? İtibarlı bir makamın arkasına saklanıp bize posta koymak kolay. Madem bizi bir dedikoduyla harcayacak, verin adını, unvanını! Biz de kendisini İçişleri Bakanlığı’na, Cumhurbaşkanlığı’na şikayet ediyoruz!
Gönüllüyüz diye sahipsiz değiliz!

​Ekip başı mesajı aldı, koşa koşa gitti.
​Ve mucizevi bir şey oldu…
​O güne kadar “Milletin kıyafetine kim karıştı?!” diye konteyner makamında gürleyen, soruşturma üstüne soruşturma açan mülki amirin sesi bıçak gibi kesildi. Ne kızın kıyafeti soruldu bir daha, ne de gidenin arkasından konuşuldu.

​Meğer bizim gönüllülükten vazgeçmemiz bürokrasi için pek kolay bir şeymiş de, bizim de kanuni bir şikayet hakkımız olduğunu hatırlamamız makam sahiplerinin bütün hesaplarını altüst etmeye yetiyormuş.

​O gün anladım ki: Memlekette deprem olur, evler yıkılır, şehirler haritadan silinir, hayatlar darmadağın olur… Fakat bu topraklarda ne olursa olsun asla yıkılmayan tek bir şey vardır:
​O da bürokrasinin “Kim ne dedi?” düzeni ve makam koltuğunun sarsılmaz ciddiyetidir!
Kaynak: Zarife Yurt Akbaş

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.