Aydemir Ay Yazdı: Babamla Edirneyi Yürümek
Babamla Edirneyi Yürümek
Bazı şehirler vardır, onları ancak yürüyerek tanırsınız. Arabanın camından süzülen bir manzara yetmez; ayaklarınız taşlara değmeli, nefesiniz sokakların tozuna karışmalı, ritminiz şehrin nabzıyla eşleşmelidir. Edirne işte böyle bir şehirdir. Bir flâneur’ün, yani amaçsız ama dikkatli yürüyenin cennetidir.
Batı edebiyatında flâneur, şehrin sokaklarında dolaşıp gözlem yapan, ruhunu kentle besleyen entelektüeldir. Bizim edebiyatımızda da Hüseyin Rahmi’den Ahmet Rasim’e, Salah Birsel’e kadar birçok yazar İstanbul’un sokaklarını kilometrelerce arşınlayarak dönemin ruhunu, insan ilişkilerini ve mahalle kültürünü kaleme almıştır. Edirne ise bu geleneği taşıyabilecek kadar zengin, ama yeterince sakin bir kenttir.
Sait Faik Abasıyanık der ki: “Yürüdüm. Dünyayı ve kendimi unuttum… Yürümek insanı canlandırıyor, kafasını temizliyor.” Edirne’de Meriç Köprüsü’nden başlayıp, Eski Cami’nin avlusuna doğru yürürken tam da bunu hissedersiniz. Köprünün taşları ayaklarınızın altında biraz soğuk, biraz zaman aşımıdır. Nehir yavaş akar, siz de yavaşlarsınız. Düşünceleriniz dağılır, yerine şehrin hafif rüzgârı dolar.
Oruç Aruoba yürümeyi bir “kararlar dizisi” olarak tanımlar. Her adım bir yön seçmektir. Edirne’de Tunca Nehri kenarından Bayezid Külliyesi’ne yürürken bu his çok nettir. Sağa mı sapayım, soldaki eski evlerin arasında kaybolayım mı, yoksa doğruca Selimiye’ye mi çıksam? Her seçim yeni bir keşif, yeni bir küçük hikâye doğurur. Yürüyen insan kendi boşluğunu doldurur.
Ahmet Hamdi Tanpınar İstanbul’u semt semt yürüyerek yaşardı. Edirne’de de aynı şeyi yapabilirsiniz. Bir semtten diğerine geçerken şehrin katmanlarını hissedersiniz: Bizans’tan kalan izler, Osmanlı’nın ihtişamı, cumhuriyetin sükûneti… “İnsan bir yerde doğup büyüdü mü, oranın sadece sokağını, evini değil; havasını, suyunu, yürüyüşünü de benimsiyor” der Tanpınar. Edirne’nin havası farklıdır; biraz Balkan, biraz Trakya, bolca tarih kokar.
Sabahattin Ali doğaya ve açık havaya sığınırdı. Edirne’nin kırsalına, köprü başlarına, nehir kenarlarına açıldığınızda onun cümlelerini hatırlarsınız: “Açık havada, yürürken insan her şeyi daha temiz, daha lekesiz görür.” Özellikle bahar aylarında Kırkpınar alanı çevresinde yürümek, zihni arındırır.
Nâzım Hikmet ise yürümeyi umut ve kararlılıkla eş tutardı: “Yürümek; yürümeyenleri arkada bırakmak, durup dinlenmeden yürümek.” Edirne’nin geniş meydanlarında, özellikle akşamüstü ışıklarının Selimiye Camii’nin kubbelerine vurduğu saatlerde bu söz daha bir anlam kazanır. Yürümek, sadece bedeni değil, ruhu da ileriye taşır.
Edirne’yi yürümek, turist gibi acele etmeden, yerli gibi sahiplenerek yapılmalıdır. Çilingirler çarşısında deli taşını bulmak, Tavukçular hanında çayını içmek,Saraçlar Çarşısı’nda esnafın selamını almak, bir kahvede mola verip eski bir ustayla sohbet etmek, Mimar Sinan’ın eserinin gölgesinde bir kahve içmek… Bunlar yürüyüşün yan ürünleri değil, asıl hediyeleridir.
Yürürken Sait Faik gibi dünyayı ve kendinizi unutursunuz. Oruç Aruoba gibi her adımdan yeni bir karar çıkarırsınız. Tanpınar gibi şehrin ruhunu içselleştirirsiniz. Sabahattin Ali gibi açık havanın temizliğini içinize çekersiniz. Nâzım gibi durmadan ilerlersiniz.
Ben babamla yürüdüm Edirnemi.. Çocuk yaşta aldı beni yanına. Çıktık yola. Adım adım anlattı. Mahalle mahalle yaşattı bana Edirnemi.
Hadi yürüyün Edirnemi.
Yürümeye başladığınız anda, şehir size kendi hikâyesini fısıldamaya başlar. Siz de kendi hikâyenizi ona katarsınız.
Yürümek, Edirne’de en güzel haliyle yaşanır.
Bazı şehirler vardır, onları ancak yürüyerek tanırsınız. Arabanın camından süzülen bir manzara yetmez; ayaklarınız taşlara değmeli, nefesiniz sokakların tozuna karışmalı, ritminiz şehrin nabzıyla eşleşmelidir. Edirne işte böyle bir şehirdir. Bir flâneur’ün, yani amaçsız ama dikkatli yürüyenin cennetidir.
Batı edebiyatında flâneur, şehrin sokaklarında dolaşıp gözlem yapan, ruhunu kentle besleyen entelektüeldir. Bizim edebiyatımızda da Hüseyin Rahmi’den Ahmet Rasim’e, Salah Birsel’e kadar birçok yazar İstanbul’un sokaklarını kilometrelerce arşınlayarak dönemin ruhunu, insan ilişkilerini ve mahalle kültürünü kaleme almıştır. Edirne ise bu geleneği taşıyabilecek kadar zengin, ama yeterince sakin bir kenttir.
Sait Faik Abasıyanık der ki: “Yürüdüm. Dünyayı ve kendimi unuttum… Yürümek insanı canlandırıyor, kafasını temizliyor.” Edirne’de Meriç Köprüsü’nden başlayıp, Eski Cami’nin avlusuna doğru yürürken tam da bunu hissedersiniz. Köprünün taşları ayaklarınızın altında biraz soğuk, biraz zaman aşımıdır. Nehir yavaş akar, siz de yavaşlarsınız. Düşünceleriniz dağılır, yerine şehrin hafif rüzgârı dolar.
Oruç Aruoba yürümeyi bir “kararlar dizisi” olarak tanımlar. Her adım bir yön seçmektir. Edirne’de Tunca Nehri kenarından Bayezid Külliyesi’ne yürürken bu his çok nettir. Sağa mı sapayım, soldaki eski evlerin arasında kaybolayım mı, yoksa doğruca Selimiye’ye mi çıksam? Her seçim yeni bir keşif, yeni bir küçük hikâye doğurur. Yürüyen insan kendi boşluğunu doldurur.
Ahmet Hamdi Tanpınar İstanbul’u semt semt yürüyerek yaşardı. Edirne’de de aynı şeyi yapabilirsiniz. Bir semtten diğerine geçerken şehrin katmanlarını hissedersiniz: Bizans’tan kalan izler, Osmanlı’nın ihtişamı, cumhuriyetin sükûneti… “İnsan bir yerde doğup büyüdü mü, oranın sadece sokağını, evini değil; havasını, suyunu, yürüyüşünü de benimsiyor” der Tanpınar. Edirne’nin havası farklıdır; biraz Balkan, biraz Trakya, bolca tarih kokar.
Sabahattin Ali doğaya ve açık havaya sığınırdı. Edirne’nin kırsalına, köprü başlarına, nehir kenarlarına açıldığınızda onun cümlelerini hatırlarsınız: “Açık havada, yürürken insan her şeyi daha temiz, daha lekesiz görür.” Özellikle bahar aylarında Kırkpınar alanı çevresinde yürümek, zihni arındırır.
Nâzım Hikmet ise yürümeyi umut ve kararlılıkla eş tutardı: “Yürümek; yürümeyenleri arkada bırakmak, durup dinlenmeden yürümek.” Edirne’nin geniş meydanlarında, özellikle akşamüstü ışıklarının Selimiye Camii’nin kubbelerine vurduğu saatlerde bu söz daha bir anlam kazanır. Yürümek, sadece bedeni değil, ruhu da ileriye taşır.
Edirne’yi yürümek, turist gibi acele etmeden, yerli gibi sahiplenerek yapılmalıdır. Çilingirler çarşısında deli taşını bulmak, Tavukçular hanında çayını içmek,Saraçlar Çarşısı’nda esnafın selamını almak, bir kahvede mola verip eski bir ustayla sohbet etmek, Mimar Sinan’ın eserinin gölgesinde bir kahve içmek… Bunlar yürüyüşün yan ürünleri değil, asıl hediyeleridir.
Yürürken Sait Faik gibi dünyayı ve kendinizi unutursunuz. Oruç Aruoba gibi her adımdan yeni bir karar çıkarırsınız. Tanpınar gibi şehrin ruhunu içselleştirirsiniz. Sabahattin Ali gibi açık havanın temizliğini içinize çekersiniz. Nâzım gibi durmadan ilerlersiniz.
Ben babamla yürüdüm Edirnemi.. Çocuk yaşta aldı beni yanına. Çıktık yola. Adım adım anlattı. Mahalle mahalle yaşattı bana Edirnemi.
Hadi yürüyün Edirnemi.
Yürümeye başladığınız anda, şehir size kendi hikâyesini fısıldamaya başlar. Siz de kendi hikâyenizi ona katarsınız.
Yürümek, Edirne’de en güzel haliyle yaşanır.
Kaynak: Aydemir Ay
- Prof.Dr. Osman Çakmak Yazdı: Gavur Bile Uyandı, Ya Bizimkiler..! - Haziran 23, 2026
- Başörtülere Nefret Kusan ve “İmha Edilsinler!” Diyen Kadına Aksal’dan Tepki Gecikmedi - Haziran 23, 2026
- Cem Murat Yazdı: ‘Ülke Laik ise Laik, Ben Değilim!’ - Haziran 23, 2026


Özellikle akşam üstleri yürümek çok güzeldi. Eski Edirneliler akşam üstleri kapı önlerini süpürüp ıslatırlardı. Hem evlerin hem de dükkanların önleri mis gibi toprak ve sıcak kokardı. Yanınızda konuşkan bir büyüğümüz varsa, adım başı geçilen yerlerden bir hikaye anlatırdı. Kalemine ve gönlüne sağlık sevgili Aydemir kızanım.
Sabriye Cemboluk