Rüştü Emir Yazdı: Geleneksel Din Neden Ahlak Üretmiyor?

GELENEKSEL DİN NEDEN AHLÂK ÜRETMİYOR?
Biraz sert bir başlık attık:

Dindarlar neden ahlâksız?

İlk anda insanın itiraz edeceği bir başlık.

“Ne demek dindarlar ahlâksız? Adam namaz kılıyor, oruç tutuyor, camiye gidiyor, Kur’an okuyor, zekât veriyor…”

Tamam.

Ama asıl soru şu:

Bütün bunlar insanı otomatik olarak ahlâklı yapıyor mu?

Bir insan dinin ritüellerini yerine getiriyor ama aynı zamanda yalan söylüyor, torpil yapıyor, kamu malına el uzatıyor, kul hakkı yiyor, kendisinden olmayanı küçümsüyor, makamını akrabasına dağıtıyor, güçlü karşısında susuyor, zayıfa zulmediyorsa…

Biz buna gerçekten ahlâklı insan mı diyeceğiz?

Mesele burada başlıyor.

Çünkü son altı bölümde konuştuğumuz büyük uçurumun en önemli sonuçlarından biri şu:

Kur’an’ın ilkeleriyle tarih içinde oluşan dindarlık pratiği birbirinden farklı olabilir.

Bu ikisini karıştırırsak ortaya ibadetleri çoğalan ama ahlâkı gelişmeyen, dini söylemi güçlenen ama adalet duygusu zayıflayan, Allah’tan çok bahsedip kul hakkını önemsemeyen insanlar çıkar.

Buradaki problem yalnızca birey değildir.

Problem, dindarlığı hangi ölçüyle tanımladığımızdır.

—

DİN İNSANI DEĞİŞTİRMİYORSA NEYİ DEĞİŞTİRİYOR?

Kur’an’a göre dinin amacı yalnızca ritüelleri yerine getirmek değildir.

Kur’an insanın karakterine, ilişkilerine, ekonomik davranışlarına, adalet anlayışına, emanete, söze, ölçüye, tartıya, yetime, yoksula ve güçsüze sürekli müdahale eder.

Mâûn Suresi’ni düşünün.

“Namaz kılanlar” diye başlayıp onları övmüyor.

Tam tersine:

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara!” diyor.

Neden?

Çünkü namaz var ama ahlâk yok.

Yetimi itip kakıyor, yoksulu doyurmaya teşvik etmiyor, gösteriş yapıyor, en küçük yardımı bile engelliyor.

Demek ki problem namazın varlığı değil.

Namazın insan üzerinde ahlâki bir karşılık üretmemesi.

Kur’an bize şunu söylüyor:

Ritüel, ahlâk üretmiyorsa tek başına yeterli değildir.

Asıl soru şudur:

Bu insanın namazı onun adaletine, dürüstlüğüne, merhametine, kul hakkına ve güç karşısındaki tavrına ne yaptı?

Dinin gerçek sınavı burada başlar.

—

BİZ İBADETİ AHLÂKIN KENDİSİ ZANNETTİK

Geleneksel dindarlığın en büyük problemlerinden biri, ibadet ile ahlâkın birbirinden koparılmasıdır.

Namaz, oruç, tesettür, sakal, cübbe, başörtüsü ve helal-haram listeleri konuşuluyor.

Ama adalet, liyakat, emanet, dürüstlük, kamu malı, yetim hakkı, yoksulun hakkı, ticarette hile, ölçü ve tartı çoğu zaman dinin merkezinden uzaklaştırılıyor.

Oysa Kur’an’ın ahlâkı yalnızca camide konuşulmaz.

Pazarda, mahkemede, devlet dairesinde, ticarette, ailede, miras paylaşımında, yetim malında, savaşta ve barışta da geçerlidir.

Hatta insanın düşman gördüğü kişiye karşı adaletli olup olmamasında bile:

“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adaletli olun.” (Mâide 8)

Ahlâk, sevdiğine iyi davranmak değildir.

Asıl ahlâk, çıkarının tersine düştüğünde de adaletli kalabilmektir.

—

KUR’AN’IN DİNDARLIK ÖLÇÜSÜ

Kur’an insanın söylediğinden çok yaptığına bakar.

Bakara 177’de iyilik ve dindarlık anlayışını anlatırken yüzleri doğuya veya batıya çevirmekle sınırlı olmayan bir çerçeve çizer:

İman etmek, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara yardım etmek, malı ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak, sözünde durmak ve zorlukta sabretmek.

Sonunda şöyle der:

“İşte doğru olanlar bunlardır; işte takvâ sahipleri bunlardır.”

Kur’an’ın “takva” dediği insan yalnızca ritüelleri yerine getiren değil,

ahlâki sorumluluk taşıyan insandır.

Biz dış görünüşten dindarlık üretiyoruz.

Kur’an ise sorumluluktan takva üretiyor.

—

PEKİ NEDEN BÖYLE OLDU?

Kur’an’ın ilkeleriyle tarihsel uygulama arasındaki uçuruma dönelim.

Kur’an bir ilke koyuyor, tarih başka bir şey yapıyor. Zamanla yapılanlar dinin kendisiymiş gibi algılanıyor.

Bir süre sonra insanlar “Kur’an ne diyor?” yerine “Büyüklerimiz ne yapmış?” diye soruyor.

“Adalet sağlıyor mu?” yerine “Mezhebimiz ne diyor?” diyor.

“Kur’an’ın amacı nedir?” yerine “Geçmişte nasıl uygulanmış?” diye bakıyor.

Böylece ilkenin yerini gelenek alıyor.

—

RİVAYETİN YERİNE DEĞİL, ÖLÇÜNÜN YERİNE GEÇMESİ

Burada rivayetleri bütünüyle reddetmiyoruz.

Mesele rivayetin varlığı değil,

rivayetin tek ölçü hâline getirilmesi.

Tarihsel olarak aktarılmış bir uygulama, Kur’an’ın ahlâki ilkesiyle aynı şey değildir.

Kur’an köleliği çözmeye ve özgürlüğü genişletmeye dönük ilkeler koyarken, Müslüman toplumlarda kölelik devam edebilmiştir.

Kur’an yetim malını korurken, tarih içinde yetim hakkını ihlal eden uygulamalar ortaya çıkmıştır.

Kur’an adaleti emrederken, Müslüman tarihinde saltanatlar, hanedanlar ve iktidar uğruna yapılan zulümler görülmüştür.

Şimdi soralım:

Tarih bunları yaptı diye Kur’an mı değişti?

Hayır.

Bu gerçeklik bize şunu öğretir:

Müslümanların yaptığı her şey İslam’ın ilkesi değildir.

—

ŞEKİL AHLÂKIN YERİNİ ALINCA

Dini hayatı şekiller üzerinden ölçmeye başladığınızda insan kendisini ahlâken sorgulamayı bırakabilir.

“Namazımı kılıyorum.”

“Oruç tutuyorum.”

“Zekât veriyorum.”

“Görünüşüm dindar.”

Böylece zihinde bir ahlâki kredi oluşur ve bu kredi başka günahların üstünü örtebilir.

Adam yalan söylüyor ama dindar.

Torpil yapıyor ama dindar.

Kamu malını kullanıyor ama dindar.

İşçisinin hakkını geciktiriyor ama dindar.

Kendisinden olmayanı küçümsüyor ama dindar.

Din, insanı dönüştürmek yerine kimlik koruma mekanizmasına dönüşebiliyor.

—

TÖVBEYİ AHLÂKİ SORUMLULUKTAN KAÇIŞA DÖNÜŞTÜRMEK

Tövbe Kur’an’da ciddi bir dönüşüm fikridir.

Ama yalnızca birtakım sözlere indirgenirse insan yaptığı kötülüğün maliyetinden kurtulabileceğini sanır.

Adam kul hakkı yiyor, sonra tövbe ediyor; fakat hakkı sahibine iade etmiyor.

Bir insanın parasını aldınız, sonra tövbe ettiniz. Para hâlâ sizde, mağduriyet devam ediyor.

Bu durumda ahlâki problem çözülmüş olur mu?

Hayır.

Çünkü ahlâk yalnızca Allah’la insan arasındaki değil,

insanla insan arasındaki sorumluluktur.

Kul hakkını iade etmeden yalnızca sözle tövbe etmek ahlâki dönüşüm değildir.

—

“BİZDEN” OLANA BAŞKA, “ONLARDAN” OLANA BAŞKA

Bir başka büyük problem taraf ahlâkıdır.

Kendi grubumuzdaki insan hata yaptığında:

“Yanlış anlaşılmıştır.”

“Bir hikmeti vardır.”

“Fitne çıkarmayalım.”

Ama karşı taraf yaptığında:

“Bunlar zaten böyledir.”

“Bunların dini bozuk.”

İşte burada ahlâk biter.

Kur’an ise şöyle der:

Kendinizin, anne-babanızın veya yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun. (Nisâ 135)

İnsanın gerçek ahlâkı kendi grubuna karşı değil,

kendi grubunun yanlışına karşı ortaya çıkar.

Kendi adamının suçunu da suç olarak görebiliyorsan, ahlâk orada başlar.

—

DİNDARLIK NEDEN KAMU AHLAKI ÜRETEMİYOR?

Biz ahlâkı özel alana hapsettik.

“İyi insan ol.”

Ama kamu alanına gelince devlet, siyaset, ticaret, memuriyet, ihale, parti, cemaat ve akrabalık için başka kurallar devreye giriyor.

Oysa Kur’an’ın ahlâkı bunların tamamını kuşatır.

Bir devlet görevlisi kamu malını korumuyorsa bu yalnızca “idari hata” değildir.

Bir makam liyakat yerine yakınlara dağıtılıyorsa bu sadece “siyasi tercih” değildir.

Bir tüccar ölçüyü eksiltiyorsa bu ticari ayrıntı değildir.

Kamu ahlâkı da ahlâktır.

Üstelik milyonlarca insanı etkileyen görevlerin ahlâki sorumluluğu çok daha ağırdır.

—

NAMAZIN SİYASİ, EKONOMİK VE AHLAKİ SONUCU

“Namaz gereksizdir” ya da “ibadetlerin anlamı yoktur” demiyoruz.

Tam tersine:

İbadetin amacı insanı dönüştürmektir.

Araç ile amacı karıştırırsanız araç amacın yerine geçer.

Namaz insanı kötülükten alıkoyacaksa ahlâki bir sonucu olmalıdır.

Oruç irade, sabır ve dayanışma kazandırmalıdır.

Zekât, infak ve sadaka toplumsal dayanışmayı güçlendirmelidir.

Yoksa ibadetleri yalnızca bir “puan toplama sistemi”ne çevirirsiniz.

“Kaç rekât kıldım, kaç gün oruç tuttum?” diye sorarken,

“Bugün kimi ezdim, kimin hakkını yedim, kim bana güvenip zarar gördü?” diye sormuyorsam dindarlığımın ahlâki denetimi nerede?

—

DİNİN EN BÜYÜK SINAVI: GÜÇ ELİNE GEÇTİĞİNDE

Dindarlığın gerçek testi güç eline geçtiğinde başlar.

İnsan fakirken adaletli olabilir; çünkü elinde güç yoktur.

Asıl soru şudur:

Makam, para, ihale veya devlet imkânı geldiğinde ne yapıyor?

Kendisinden olmayan biriyle karşılaştığında nasıl davranıyor?

Kur’an’ın ahlâkı burada sınanır.

Çünkü ahlâk, güçsüzken iyi olmak değil,

güçlüyken de hakkaniyeti koruyabilmektir.

—

“ALLAH’TAN KORKUYORUM” DEMEK YETMEZ

Bir insan sürekli Allah’tan korktuğunu söyleyebilir.

Ama bu korku davranışlarına yansımıyorsa söz yeterli değildir.

Kur’an’ın takva anlayışı yalnızca korku değildir; insanın kendisini sorumluluk içinde tutması, hakkı gözetmesi, zulümden kaçınması ve çıkarıyla hak arasında kaldığında hakkı seçmesidir.

Bu yüzden takvayı yalnızca kıyafetten, sakaldan, tespihten, camiden veya ritüelden okuyamayız.

Takvayı davranışta aramak zorundayız.

—

PEKİ NEDEN GELENEKSEL DİN AHLÂK ÜRETMEKTE ZORLANIYOR?

Çünkü çoğu zaman vicdanı dönüştürmek yerine davranışları sınıflandırıyor:

Şunu yaptın: sevap.

Bunu yaptın: günah.

Şunu giydin: uygun.

Bunu yaptın: haram.

Şu mezheptensin: doğru.

Şu cemaattesin: bizdensin.

Böylece temel ahlâki soru geri plana itiliyor:

Ben adil miyim?

Emanete sadık mıyım?

Dürüst müyüm?

Hakkı kendime karşı bile savunabiliyor muyum?

Güçlünün karşısında da zayıfın yanında da aynı ölçüyü kullanıyor muyum?

Bunlar dindarlığın asli sorularıdır.

—

AHLÂK, DİNİN SÜSÜ DEĞİL; MERKEZİDİR

Ahlâkı dinin yanına koyamayız.

Kur’an açısından adalet, dürüstlük, merhamet, emanet, sözünde durmak, ölçü ve tartıyı doğru yapmak, yetimin hakkını korumak ve yoksulu gözetmek dinin süsleri değil,

dinin toplumsal görünümüdür.

Bir toplumda camiler çoğalırken yalan artıyor, dini söylem büyürken adalet küçülüyor, tesettür artarken kul hakkı önemsenmiyor, dini yayınlar çoğalırken liyakat kayboluyorsa…

Bir yerde yanlış var demektir.

İlk bakmamız gereken şey insanın dindarlığı değil,

dindarlık tarifimizdir.

—

ASIL SORU: DİNDAR MIYIZ, YOKSA DİNDAR GÖRÜNÜMLÜ MÜYÜZ?

Dindar görünmek kolaydır.

Ahlâklı olmak zordur.

Çünkü görünüş başkasının gözüne karşıdır; ahlâk ise kimse görmezken ne yaptığınızdır.

Kimse görmüyorken emanete dokunmamak, yalan söylememek, kendi adamına haksız avantaj sağlamamak, kamu malını korumak, güçlüden korkmadan doğruyu söylemek ve kendi grubunun yanlışını da kabul etmek…

Ahlâk burada başlar.

Biz dindarlığı insanların gördüğü şeylerle ölçtük.

Kur’an ise insanın görünmeyen karakterini ölçüyor.

—

SONUÇ: KUR’AN’A DÖNMEK SADECE METNE DÖNMEK DEĞİL

Son altı bölümde konuştuğumuz uçurum bizi buraya getiriyor:

Kur’an’ın ilkeleri bir tarafta, tarihsel pratikler başka tarafta.

Biz ise çoğu zaman ikisini ayırmadan yaşadık ve tarihsel pratiği din zannettik.

Böylece ritüeli güçlü, ahlâki denetimi zayıf; söylemi güçlü, adalet duygusu zayıf; kimliği güçlü, kamu ahlâkı zayıf bir dindarlık ortaya çıktı.

Bunun çözümü daha fazla ritüel olmayabilir.

Önce şu soruyu sormalıyız:

Kur’an benden nasıl bir insan olmamı istiyor?

Çünkü Kur’an’ın amacı yalnızca ne yapacağımızı söylemek değil,

nasıl bir insan olacağımızı değiştirmektir.

İnsan yalan söylemeye, haksızlık yapmaya, yetimin hakkını yemeye, kamu malına el uzatmaya, torpille makam dağıtmaya ve güçlüye boyun eğmeye devam ediyor; bütün bunların yanında ritüellerini eksiksiz yerine getiriyorsa şu soruyu sormalıyız:

Biz gerçekten dini mi yaşıyoruz, yoksa dinin şekillerini mi?

Kur’an’ın istediği insan sadece secde eden değil,

adalet eden insandır.

Sadece oruç tutan değil,

nefsine sınır koyabilen insandır.

Sadece zekât veren değil,

malı kendisine ait mutlak bir mülk olarak görmeyen insandır.

Sadece Kur’an okuyan değil,

Kur’an’ın ölçüsünü hayatına taşıyan insandır.

Bugün en çok ihtiyacımız olan şey, dindarlığı artırmaktan önce onun ahlâki içeriğini yeniden keşfetmektir.

Çünkü mesele kaç kişinin camiye gittiği değil,

camiye giden insanın hayata çıktığında nasıl davrandığıdır.

Mesele kaç kişinin Kur’an okuduğu değil,

Kur’an okuyan insanın adalet karşısında ne yaptığıdır.

Mesele insanların ne kadar dindar göründüğü değil,

kimse görmezken ne yaptığıdır.

Başlığımızdaki sorunun cevabını belki şöyle kurabiliriz:

Dindarlar neden ahlâksız?

Belki sorun dindarların diğer insanlardan daha ahlâksız olması değildir.

Belki sorun şudur:

Biz ahlâkı dindarlığın merkezinden çıkardık ve ritüeli merkeze koyduk.

Şimdi yapılması gereken dini terk etmek değil,

dini kendi kaynağındaki ahlâki omurgasına yeniden döndürmektir.

Kur’an’ın ifadesiyle:

“Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” (Nahl 90)

Bütün meseleyi tek cümlede toplamak mümkün:

Dinin amacı iyi görünen insanlar değil, iyi insanlar üretmektir.

İyi insanın ilk göstergesi de görüntüsü değil:

Ahlâkıdır.
Kaynak: Rüştü Emir

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.