Hikaye/Zarife Yurt Akbaş Yazdı: Ev Satılıp Hacca mı Gidilir?

Ev Satılıp Hacca mı Gidilir?

Bizim oğlan Tarık, mahalle kahvesinde öyle bir kükremiş ki çay bardakları nerdeyse birbirine çarpmış.
— Akıl var, mantık var hemşerim! Dövizi niye dışarı akıtıyoruz?Arapları niye zengin ediyoruz.

Kahvedekilerden biri başını sallamış:
— Doğru söylüyor. Okumuş çocuk. Bilir bu işleri.

Ben de köşede oturup dinlemişim.
Kendi evladımı dinlerken, “Ben bunu nerede yanlış yetiştirdim?” diye düşündüm.

Babasıyla benim yıllardır üç beş kuruş biriktirdiğimiz vardı. Kimseye muhtaç olmadan yaşardık. Kura çıktı. Hacca gitmeye hak kazandık. Allah nasip etmişti.

Tarık’ın parasına da ihtiyacımız yoktu. Bankada duran kendi parasıyla bizi on kere hacca götürüp getirecek kadar parası vardı zaten. Ama biz onun parasını istemiyorduk.

Ne var ki bizim oğlan kendi parasını vermediği halde bizim paramıza hesap uzmanı kesilmişti.
— İsraf anne!
— Oğlum, kendi paramız.
— Olsun. Ekonomiyi düşünmek lazım.
Ekonomiyi düşündü mü, düşünmüş.
Birkaç gün sonra komşunun oğlu Vedat’ın evini satılığa çıkardığını duyduk.
Vedat öyle zengin falan değildi. Devlet memuruydu. İki göz evinde anası babasıyla oturuyordu. Yıllarca başını sokacak bir yuva kurmak için çalışmıştı.
İş yerinden Hayri abi görünce dayanamamış:
— Ulan Vedat, aklını mı kaçırdın? Ev satılıp hacca mı gidilir?
Vedat bir süre susmuş. Sonra gözlüğünü çıkarıp camını silmiş.
— Hayri abi, benim anamla babamın ömrü benden uzun değil.
— İyi de oğlum, evin gidecek.
— Ev dediğin dört duvar abi.
— Sonra nerede oturacaksın?
Vedat gülümsemiş:
— Kirada.
Hayri abi başını iki yana sallamış.
— Memur adamsın. Bir daha ev alabilecek misin?
Vedat bu defa cevap vermemiş.
Annesine bakmış.
Babası köşede sessizce oturuyormuş.
Sonra:
— Bilmiyorum abi, demiş. Ama insanın bazı şeyleri “bir gün yaparım” diye erteleme lüksü olmuyor.

Mahalle yine ikiye bölündü.
Kimi Vedat’a deli dedi.
Kimi fedakâr.
Bizim Tarık ise kesin hükmünü verdi:
— İşte plansızlık budur. Sonra devlet neden kalkınmıyor diye soruyorlar.

Cevap vermedim. Çünkü bazı laflara cevap vermek, insanın kendi çocuğuyla münakaşaya girmesinden daha yorucu.

Derken hafta sonu geldi.
Tarık hanımını, iki arkadaşını alıp şehirdeki yabancı bir sanatçının konserine gitti.
Localar, özel biletler, yemekler derken iki saatlik eğlenceye üç yüz elli bin lira vermiş.
Kartını çıkarıp ödemiş.
Kimse de ona:
“Akıl var, mantık var. Dövizi niye dışarı akıtıyorsun?”
dememiş.

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra odasına girdim.
— Tarık…
— Buyur anne.
— Dün gece konsere ne kadar verdin?
— Üç yüz elli bin lira.
— Çok değil mi?
Biraz durdu.
— Anne, o başka.
— Nesi başka?
— Kültür, sanat…
Başımı salladım.
— Haa…
Sonra kapıya doğru yürüdüm.
Tam çıkacakken dönüp baktım.
— Oğlum…
— Efendim?
— Senin üç yüz elli bin liran yabancı bir sanatçının iki saatlik eğlencesine gidince kültür oluyorsa, bizim yıllarca biriktirdiğimiz helal paramızla Allah’ın evini ziyaret etmeye niyet etmemiz neden israf oluyor?

Tarık sustu.
Bu defa “ekonomi” demedi.
“Akıl” demedi.
“Mantık” hiç demedi.
Ben de fazla uzatmadım.
— Sen kendi paranı nasıl harcayacağını kendin bil. Bizim paramızın hesabını da bize bırak.

Kapıdan çıktım.
Koridorda bir süre durdum.
Aklıma Vedat geldi.
Evini satmıştı.
Şimdi kirada oturacaktı.
Belki yarın yeniden ev sahibi olamayacaktı.
Ama annesiyle babasının yüzündeki o sevinci satın alacak başka bir parası da yoktu.

Tarık’ın ise parası vardı.
Hem de çok.
Ama paranın bolluğu insanın gönlünü genişletmiyormuş.
Cebinde para çoğalırken, gönlü küçülüyormuş.
Kendi verdiğine “harcama”,
başkasının verdiğine “israf”,
kendi eğlencesine “kültür”,
başkasının ibadetine “lüks” diyebiliyormuş insan.

Bizim oğlan o gün üç yüz elli bin lira harcadı.
Vedat bir ev kaybetti.

Ben ise ikisine bakıp aynı şeyi düşündüm:
İnsanın neye sahip olduğu değil, sahip olduklarından hangisini gözden çıkarabildiği, aslında neye inandığını gösterir.
Kaynak: Zarife Yurt Akbaş

Admin Ali Süzen
Sosyal Medya

Admin Ali Süzen

1953 yılında Edirne'de doğdu. İstanbul Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 11 yılı lise müdürlüğü olmak üzere 25 yıl öğretmenlik yaptı ve 2001 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'ndan emekli oldu. Üniversite yıllarından beri hobi olarak çeşitli yerel ve ulusal basında köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı olan 'BAŞARI HİKAYELERİ' 14 Haziran 2018'de yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.