Prof.Dr. Osman Çakmak Yazdı: “Evren kendi kendine çalışır, sebepler sonuçları doğurur, fail aramaya gerek yok!”
“Evren kendi kendine çalışır, sebepler sonuçları doğurur, fail aramaya gerek yok!”
Hararetli bir tartışmanın tam ortasında buldum kendimi. Karşımdaki, fen kitaplarından devşirdiği o soğuk ezberleri bir marş gibi tekrar edip duruyordu:
“Evren kendi kendine çalışır, sebepler sonuçları doğurur, fail aramaya gerek yok!”
O kadar emin, o kadar ruhsuz bir ezberden konuşuyordu ki, bir an için masadaki o derin sessizliği bozmak zorunda kaldım.
“Kes şu sesi!” dedim biraz sertçe. Belki de sesim, beklediğimden daha öfkeli çıkmıştı.
Şaşırdı ama geri adım atmadı. Hafif alaycı bir tebessümle omuz silkti. “Bana kızma,” dedi rahat bir tavırla, “Senin devletinin, senin Milli Eğitimin ders kitapları bunu söylüyor. Kızacaksan, aç o müfredatı yazanlara kız ateizmi ve dinsizliği fen diye anlatan sisteme anlat derdini”
Gözlerinin içine derin derin baktım. “Peki sen nerelisin?” dedim usulca. “Bu toprağın, bu medeniyetin evladı değil misin? O kitaplarda yazan her materyalist zehri, aklının ve kalbinin süzgecinden hiç geçirmeden yutmak zorunda mıyız?, eğitim içten ele geçirilmişse, düşman hissettirmeden ele geçirmişse sessiz mi kalacağız?
Bir an duraksadı. Kelimeler boğazında düğümlenmiş, yüzündeki o özgüven silinip gitmişti…
Her neyse, niyetim o günkü tartışmanın detaylarında boğulmak değil; asıl meseleye, yani zihinlerimize bilim diye şırınga edilen yalanların iç yüzünü bir nebze göstermekti.
🎵
Sonra gerilen havayı yumuşatmak için gülümsedim ve şöyle devam ettim:
“Bilimsel” şablonları elimize alıp biraz “tersine mühendislik” yapmak istiyorum dedim.
Onaylar tarzda bakınca devam ettim:
İşin biraz kimyasına, biraz felsefesine sızarak; varlığın ardındaki o büyük sırra, kalbimize ve aklımıza dokunan mercekle konuya bakmak istiyorum müsaadenle.
Sonra şu örnekleri verdim.
1. 🎵 Cansız Kamışa Alkış Tutma Komedisi
Ortada yüreklere dokunan, insanı alıp öteler ötesine götüren muazzam bir ney taksimi var. Sesi duyuyoruz ve bilimsel aklımız hemen atılıyor: “İşte! Bu kusursuz hüznün ve melodinin sebebi şu delikli kamıştır.”
İyi de cancağızım; o kamışta akıl yok, irade yok, can yok, ciğer yok, hüzün yok! O kamışı tutan, o melodiyi irade eden, nefesiyle ona ruh üfleyen biri olmadan; o ney, rüzgarda ıslık çalan sıradan bir odundan farksızdır.
Biz bugün fizikte, kimyada, biyolojide ne yapıyoruz biliyor musunuz? Odadaki o muhteşem melodi için Ney’e madalya takıyoruz! Çekim kuvvetine, atomların titreşimine, akustik yasalara “Yaratıcı” muamelesi yapıyoruz.
Sebepler, Sâni-i Hakîm’in (Kusursuz Sanatkâr’ın) elindeki neylerden, fırçalardan ibarettir. Sese bakıp bestekârı inkar etmek ne kadar akıllıcaysa, sebeplere bakıp Müsebbibü’l-Esbab’ı (Sebepleri Yaratanı) yok saymak da o kadar hazindir.
2. 💊 Kimya Laboratuvarındaki “Sihir”: Aspirin
Madem sebepler sonuçları yaratıyor, alın size laboratuvar tezgahından sarsıcı bir örnek: Aspirin sentezi.
Bir yanda söğüt ağacından da elde edilen, mideyi kanatan, tahriş edici ve son derece acımasız “Salisilik Asit”. Diğer yanda genzi yakan, nefesi kesen, aşındırıcı ve boğucu “Asetik Anhidrit”. Mantığın ve yatay nedenselliğin soğuk kurallarına göre, bu iki “sabıkalı” ve yıkıcı kimyasalı aynı kaba koyduğunuzda ortaya ölümcül bir zehir çıkmasını beklersiniz, değil mi?
Fakat o laboratuvar camında ne olur biliyor musunuz? Şıp! Ortaya baş ağrımızı dindiren, kalbimizi krizden koruyan, şifa yüklü naif bir kurtarıcı; yani “Aspirin” çıkar!
Eğer biz bu dönüşüme “Sihir” deseydik, muhtemelen aforoz edilirdik. Ancak kimya kitapları bu mucizeye soğuk bir “Esterleşme (Asetilasyon) Reaksiyonu” etiketi yapıştırınca, hepimiz huşu içinde ikna oluyoruz! Cüzlerinde (parçalarında) asla bulunmayan, hatta tam zıttı olan yıkıcı özellikler birleştiğinde ortaya bir “şifa” çıkıyorsa; burada yatay bir “sebep-sonuç” zinciri değil, dikey bir ihtira, icat ve merhamet vardır. Zehirden şifanın çıkmasına, sadece kimyasal bir formül ezberledik diye sıradan bir olaymış gibi bakıp geçiyoruz. Ülfet (alışkanlık), en sinsi körlüğümüz olmuş.
3. 🕌 Cansız Taşlara İhtiram, Canlı Şahesere İhanet!
Tarihi yarımadada durup Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii’ne bakıyoruz. Kubbenin o haşmeti, minarelerin zarafeti… Hiç kimse çıkıp da, “Şiddetli lodos esti, tektonik sarsıntılar mermerleri yonttu, elektromanyetik kuvvetler de taşları uçurup o muazzam kubbeyi tesadüfen çattı” demiyor. O sessiz taşların ardındaki görünmez deha Sinan’a rahmet ve övgü diziyoruz.
Fakat o caminin avlusunda yürüyen, düşünen, kanı pompalanan, hücrelerinde koca bir evren saklayan, sevinip ağlayabilen o 3 boyutlu “Canlı Şaheserler” (insanlar) için modern bilim küstahça fısıldıyor: “Bu, milyarlarca yıllık kör tesadüflerin ve acımasız doğal seçilimin sonucudur.” Taş yığını için mimarı kabul etmek “bilimsel rasyonalite”, yaşayan kanlı canlı insan için Yaratıcı’yı kabul etmek ise “bilim dışı dogmatik inanç” öyle mi? İşte bu, aklın kendi cenazesini kıldırmasıdır.
4. 🧠 Şizofrenik Eğitim ve “Maarif” Çıkmazımız
İşin en tehlikeli boyutu bu Truva atının okullarımıza “Objektif Bilim” ambalajıyla girmesidir. Fen dersinde öğrenciye yağmurun yağışını, kimyasal sentezleri salt termodinamik, basınç ve reaksiyon gibi failsiz, öznesiz, “Allah yokmuşçasına” işleyen kör ve sağır bir mekanizma olarak anlatıyoruz. Sonra Din dersine geçip, “Yağmuru rahmetiyle Allah yağdırır, şifayı O verir” diyoruz.
Çocuğun zihni ortadan ikiye çatlıyor! Kalbi Müslüman, aklı materyalist, şizofrenik bir bilgi tasavvuru doğuyor. Öğrenci haklı olarak kendi iç dünyasında şu kavgayı veriyor: “Eğer bu sistemi kuran ve tıkır tıkır işleten zaten doğa yasalarıysa, Halik nerede? Emekli mi oldu?”
🛡️ Netice-i Kelam: Bize Hakiki Bir “Antivirüs” Lazım
Eğer kâinat zemininde atılan zarlar milyarlarca yıldır sürekli düşeş geliyorsa, o zarlarda hile yoktur; o zarları atan kudretli bir “İrade” vardır. Modern bilimin evrendeki “Neyin, nasıl olduğunu” anlatan tasvir edici yapısını elbette alıp çöpe atmayacağız. Ama “Neden ve kimin tarafından” yapıldığını gözlerimizden gizleyen o materyalist-seküler filtreyi paramparça etmemiz gerekiyor.
Bizim, nesnelerin ardındaki o büyük ve dokunaklı manayı okuyacak yeni bir Tevhidî epistemolojiye; salt bilgi hamallığı yapmayan, kalple aklı birleştiren hakiki bir “Maarif” şuuruna ihtiyacımız var.
Doğru soruyu sormadan, doğru cevabın yüzünü göremeyiz. Kâinata “Bu kendi kendine nasıl oldu?” diye değil, “Sâni-i Hakîm, bu eşsiz sanatı merhamet ve kudret eliyle nasıl dokudu?” diye bakma vaktidir.
Aksi takdirde, hayatımız boyunca o cansız ney’e gözyaşı döküp alkış tutarken, o nefesi üfleyen eşsiz Neyzen’i sağır ilan etmeye devam edeceğiz.
Sohbet uzamıştı, başlangıçtaki gerilimli havadan eser kalmamıştı. Duyduklarından memnuniyeti yüzünden belli oluyordu.
Kaynak: Prof.Dr. Osman Çakmak
- Mustafa Kır Yazdı: 16. Yılında Mavi Marmara ve Global Sumud Filolarına Bakış! - Mayıs 31, 2026
- Cengiz Genç Yazdı: İstanbul’un Fethi: Askerî Zaferden Medeniyet İnşasına - Mayıs 31, 2026
- Prof.Dr. Osman Çakmak Yazdı: “Evren kendi kendine çalışır, sebepler sonuçları doğurur, fail aramaya gerek yok!” - Mayıs 31, 2026

