Hikaye/Zarife Yurt Akbaş Yazdı: Devlet Hakimine Ceza mı kesermiş?
Devlet Hakimine Ceza mı kesermiş?
Emekli ağır ceza hakimi Salih Bey, yetmiş sekiz yaşın verdiği o ağırbaşlılıkla ekrandaki harflere bakıyor, burnunun ucundan kayan gözlüğünü günde yüz sekseninci kez yukarı itiyordu. Koskoca emekli Ağır Ceza Reisi Salih Bilir, şimdi evinde, emektar bilgisayarının başında e-Devlet kapısından içeri girmeye çalışıyordu.
Devletimizin kapısı her vatandaşa açıktı tabii ama şifreyi unuttun mu yandın.
Neyse ki PTT’den aldığı zarfı saklamıştı. Sisteme girdi. Karşısına çıkan manzara, kırk yıllık meslek hayatında gördüğü hiçbir suç dosyasına benzemiyordu. Ekran, bir neon lamba gibi parlayan trafik cezalarıyla doluydu.
Tıkladı birine. Ödedi. Ekranda bir yazı: “Ödeme başarılı.”
Bir daha tıkladı. Bir daha ödedi. “Ödeme başarılı.”
Bir zamanlar sanıkların, katillerin, hırsızların kaderini tek bir mürekkep damlasıyla tayin eden, imza atarken adliye koridorlarını titreten o meşhur elleri, şimdi tık tık fareye basarken titriyordu.
Ama yaşlılıktan değil, utançtan.
Kendi kendine acı acı güldü. Zihni, hani şu meşhur pazar kahvaltılarından birine gitti. Oğlu Kerem o zamanlar yirmi yaşındaydı. Altına yeni bir araba çekilmiş, delikanlılık damarı kabarmış, ilk hız cezasını yiyip eve gelmişti. Surat bir karış.
Salih Bey, o vakitler cübbesinin ihtişamıyla evde bile Reis Bey gibi yürürdü. Çayından bir yudum almış, hani o üstün insanların altındakilere baktığı o babacan, o tepeden tırnağa koruyucu tavırla:
— Boş ver be oğlum… dediydi, Devlet koskoca hâkime, onun oğluna ceza mı kesermiş? Biz bir yolunu buluruz.
Ah Salih Bey, ah benim adalet küpü Reis Beyim! O gün o lafı söylerken oğlunu koruduğunu, ona babalık görevini eksiksiz yerine getirdiğini sanıyordu. Bizim memlekette babalık, evladını kanunun elinden koparıp alabilme gücüyle ölçülür ya zaten! Meğer çocukcağızı kanundan değil, insanı insan yapan o en lüzumsuz şeyden, yani vicdandan uzaklaştırıyormuş.
Bizim Kerem bu lafı duydu ya, artık sırtı yere gelir mi? Kulaklarına küpe etti babasının kelamını. O günden sonra Kerem için trafik ışıkları birer kural değil, caddeleri süsleyen yeşil-kırmızı lambalardan ibaretti.
Radar dediğin şey, arkası olmayan, dayısı bulunmayan, boynu bükük sıradan vatandaşlar için kurulmuş bir nevi vergi tuzağıydı. Ceza mı? Ceza, bu memlekette işini yürütmeyi bilmeyen ahmakların ödediği bir aidattı.
Çünkü arkasında dağ gibi babası vardı! Bir telefon açılırdı, Emniyet’ten bir dostun çayı içilirdi, dosyaya bakan memura “Bizim Reis Bey’in mahdumu” denirdi ve o ceza makbuzu daha mürekkebi kurumadan sistemin karanlık dehlizlerinde buharlaşıp giderdi. Kerem, kurallara uymayı değil, “kuralların üstünde uçabilme” sanatını öğrendi.
Memleketin en sevdiği sanattır bu.
Gelgelelim devir değişti. Cep telefonları icat oldu, mertlik bozuldu. Kerem büyüdü, iş güç sahibi oldu ama içindeki o “büyük adamın şımarık oğlu” bir türlü büyümedi. Bir akşam, altındaki son model arabayla caddede makas ata ata giderken, canı sıkıldı. “Yahu” dedi, “şurada iki video çekeyim de alem bir delikanlı görsün, üç beş bin beğeni alalım.”
Açtı kamerayı. Önündeki yolu gösterdi, ibreyi yüz seksenle seksen arasında salladı ve sırıtarak o tarihi cümleyi patlattı:
— Arkadaşlar, arkadan radar çekiyor falan yazmışsınız, rahat olun be ya! Benim babam emekli ağır ceza hâkimi. Devlet bize ceza kesemez!
Hay yaşa be Kerem!
Aslında çocuk haklıydı. Yıllardır o şanlı ailenin içinde, kapalı kapılar ardında, çorba kaşıklarken sessizce yaşanan o muazzam düzeni, sadece yüksek sesle dijital dünyaya ilan etmişti. Gizli yapılan ibadet gizli kalırdı da, gizli yapılan usulsüzlük ekrana düşünce işler karışıyordu.
Video internete bir düştü, pir düştü. Bizim millet bayılır böyle şeylere.
“Adalet nerede?”, “Biz enayi miyiz?” diye klavyelerin tuşları kırıldı. İhbar hatları kilitlendi.
Bakanlık “Hemen inceleyin!” talimatı verdi. Emniyet arşivleri bir açıldı ki, aman yarabbi! Kerem’in zamanında silinen, sisteme girilmeyen, rica minnet yok edilen cezaları alt alta yazsan, buradan Ankara’ya duble yol olur.
Salih Bey haberi televizyonda görünce oturduğu koltuğa yığıldı kaldı. Hemen telefona sarıldı. Eski Ankara dosya arkadaşlarını arayacak, “Yahu bizim oğlan bir eşeklik etmiş…” diyecekti. Ama rehberdeki o şanlı isimlerin hiçbiri telefonu açmadı. Kimisi “toplantıdayım” dedi, kimisi “kamuoyu baskısı çok büyük Reis Bey, elimiz kolumuz bağlı” diye fısıldadı. Telefon rehberi birden çöl sessizliğine büründü. Çünkü bizim memlekette hatır, mevzu gizliyken geçerlidir; iş meydana çıktı mı herkes sütten çıkmış ak kaşık oluverir.
Karar kesinleşti: Zamanında silinen ne kadar ceza varsa, faiziyle, zammıyla, cezasıyla birlikte Reis Bey’in hanesine yazıldı.
İşte Salih Bey, o yüzden o gece o bilgisayarın başındaydı.
Bir ara içi yandı, Kerem’i arayıp ağzına geleni söylemek, “Ulan senin yüzünden kırk yıllık şerefim iki paralık oldu!” diye bağırmak istedi. Telefonu eline aldı ama sonra aynadaki aksine baktı.
Durdu.
Kendi kendine, “Yahu Salih,” dedi, “insan aynaya bakıp da kendi yaptığı heykele kızabilir mi?” Kerem’i o yetiştirmişti. Ona kuralların sadece “başkaları” için olduğunu o öğretmişti.
Bizim memlekette insan evladına mal bırakır, mülk bırakır, arsa bırakır… Ama en tehlikelisi, farkına varmadan o zehirli “ayrıcalık” duygusunu miras bırakırmış. Salih Bey, yetmiş sekiz yaşında, o karanlık odada e-Devlet şifresiyle cebelleşirken anladı ki; kırk yıl adliyede kürsüye çıkıp milletin hakkını tartmak marifet değilmiş. Asıl mahkeme insanın kendi evinde, pazar kahvaltısında kuruluyormuş.
Ve orada bir kez eğilen adalet terazisi, gün gelir döner dolaşır, sahibinin kafasına öyle bir inermiş ki, ne eski makamın ağırlığı kurtarırmış insanı, ne de o eski dostların hatırı…
Devletin hakimi, trafik kuralına uymadığı zaman bu hatası siliniyor ise, bu hakimden, dolayısıyla bu sistemden hangi hakperestlik, hangi ciddiyet, hangi emniyet beklenir?
Kaynak:Zarife Yurt Akbaş

